İBN FADLAN’IN SEYAHATNÂMESİ

İBN FADLAN’IN SEYAHATNÂMESİ
Târık İLERİ tarafından yazıldı.   
Pazar, 22 Nisan 2012 15:54

   Siyâsetnâmeler ve nasihatnameler gibi (buna Farsça’da pendnâme de denir), seyahatnâmeler de bütün bir cemiyetin, bir ülkenin, hatta dünyanın tamamına şâmil olmak üzere; bütün bir coğrafyanın gündelik hayatına ayna tutan, çok mühim bir vesâiktir.   

 Seyahatnâmelerin tarzı, bir bakıma şahsî hâtıratlara benzer. İçerisinde gözlem, tespit, anekdot ve tefekkür kıvılcımları bulunduğu gibi, tahassüslenerek dile getirilen ifâdelere de rastlanır. Bu yönüyle işin içerisinde şâhid olunan zaman, mekân ve toplum davranışlarının yansıtılması, sâdece gözlemle kalmayıp, yazarın his ve fikir dünyasından yansıyan unsurlar da yer alır. Demek oluyor ki, seyahatnâmeler tıpkı hâtıratlar gibi, tam/salt/sâde fotoğraf çeker gibi manzarayı olduğu şekliyle yansıtmayabilir; kezâ resim yapar gibi yazardan ilâveler veya çıkarmalar da görülebilir.

  Türk diyarlarını bir uçtan bir uca dolaşma imkânı bulan meşhur seyyahlar Evliyâ Çelebi ve dahî İbn Battûta gibi yolu bilvesîle Türk diyarlarına uğramış olan İbn Fadlan da, ihtivâ ettiği gözlem ve analizler muvacehesinde oldukça mühim ve kıymetli bir eser miras bırakmıştır.

alt

   Milâdî 920 senesinde İslâm’a imân eden İdil (Volga) Bulgarları’nın devlet başkanı İlter Almuş, İslâm halîfesi olan Abbasiler’den Muktedir Billâh’a gönderdiği hususî bir mektupla, halîfeden kendi hükümdarlığının tanınmasını istemiş ve Bulgarlar’a İslâm fıkhını ve Hakk dînin inceliklerini öğretecek hocalar gönderilmesi hususunda ricâcı olmuş; ayrıca da ülkesinde muhkem bir kale yapımında kullanılmak üzere para yardımı talep etmiştir.   

   İşte İbn Fadlan tam da bu noktada sahneye çıkıp rol alır. Zîrâ halîfenin mektuptaki taleplere sıcak bakıp icâbet etmesi üzerine hazırlanarak Türk diyarına doğru yola çıkan heyetin reisi sıfatındadır İbn Fadlan. Fadlan’ın bu heyetteki vazîfesi halîfe adına Türk diyarına gönderilen mektupları tercüme ederek okumak, bahşedilen hediye ve hîbe yardımını götürmek ve hocalara önderlik etmek olmuştur. 

   İbn Fadlan’ın böyle mühim bir vazîfeyle mükellef kılınması; geçtiği, gittiği, gördüğü yerlerdeki; ya’ni, Türk diyarlarında vukû bulan sosyal ve siyasî hayatın tespit edilerek zabt u rabt altına alınmasına vesîle olmuştur. Bu vesîleyle berâber bazı Türk ülkelerinin idâre şekillerini, hayat tarzlarını ve gelenek-göreneklerini içeren altın değerinde bir eser kaleme almıştır. Bu eserde Oğuz Türkleri, Hazar Türkleri ve Bulgar Türkleri’ne dâir çok güzel değerlendirmelere yer verilmiş olduğunu görmekteyiz.

   Türk Ansiklopedisi’nde kendisi hakkında geçen ibâre ise aynen şöyledir:

   “Ortaçağ’ın âlimi, dikkatli bir seyyahı ve ayrıca asrının değerli bir diplomatı olarak tanınmış ve kabul görmüştür.”

   Şimdi geçelim bu seyahatnâmede sözü edilen belli başlı tespit ve değerlendirmelere.   

   İbn Fadlan’ın yaşadığı ve Türk diyarlarını ziyâret ettiği dönem, tam da bin sene öncesine rast gelmektedir. Seyahatnâmede geçen ifâdelere göre, Oğuzlar göçebe bir hayatı benimsemekteydi. Bugünkü Kazakistan’ın batısında mukîmdiler. Daha ziyâde çobanlık ve ticaretle iştigâldiler. Şamanizmi benimsedikleri hâlde, belirli bir tapınakları yok idi. Ancak Fadlan, oradaki seyahatinden dönerken, Oğuzlar’ın o zamanki beyi İslâmiyet’e imân etmiş. Fakat buna rağmen Oğuzlar toptan Müslüman olmamış. Ancak bir kısmı beyle berâber imân etmiş. Buradaki Türkler’in tamamının Müslüman olmaları ise meşhur Sultan Sencer’in zamanına kadar kısım kısım devam etmiş.   

   Eserdeki ilginç tespitlerden biri de, sosyal münâsebetler ile kadın ve çocuklardır. Buna göre, 10. yüzyıldaki. Oğuz toplumunda kadınlar, erkeklerden kaçınmıyor ve yüzlerini de örtmüyorlarmış. Zînâ ve livâta gibi âdetleri de yokmuş. Üstelik bu tür bir fiiliyatın cezâsı ise çokça ağırmış. Buna nazaran çocukların, bilhâssa kız çocuklarının alınıp satılması söz konusuymuş. Aileler, kızını veya kız kardeşini ya da velâyeti altındaki bir kızı veya kadını falan mikdar Harezm kumaşına satarmış. Bu alışveriş doğrultusunda başlık ederini veliye veren bir kimse tâliplisi olduğu kızı alır, evine götürürmüş. Başlık ederi de ekseriyetle deve, sığır, keçi, kumaş veya başkaca bir şey olabilirmiş. Veli ile berâber tesbit edilip mutâbık kalınan başlığı ödemeksizin hiç kimse gelinlik bir kızla veya kadınla evlenemezmiş. Takdîr olunan başlık ödenince de tâlipli eve gelir, aile efrâdının huzurunda (ya'ni şâhidler huzurunda) kızı alır ve kendi evine götürürmüş.

   Çok küçük yaştaki çocukların cinsî yönden istismar edilmesi mânâsı da taşıyan livâta, Oğuzlar arasında kabul görmüş çok büyük bir suç imiş. Hatta bir keresinde hükümdar vekîli Kuzerkin’in oymağına bir Harezmî gelmiş. Davar alıp satma işiyle uğraşıyormuş. Daha önceleri kendi şehrinde misafir ettiği Türk’ün, işbu oymaktaki evinde bir süre konaklamış. Ev sahibi olan Türk’ün de henüz tüyü bitmemiş bir oğlu varmış. Harezmî niyeti bozmuş, sübyanı kandırmaya çalışmış ve sonunda da muvaffak olmuş. Derken ev sahibi bunları suçüstü yakalamış ve derhâl meseleyi hükümdara arz etmiş. Oğuz hükümdarı çevresine topladığı bilge, âdil ve hikmet sahibi bir kalabalığın huzuruna bunları çıkarmış, sonra da çocuğun babasına dönerek: “Doğru bir karar vermemi mi, yoksa yanlış bir karar vermemi mi istersin?” diye sormuş. Adam da “Doğru bir karar vermenizi isterim.” diye cevaplamış. Hükümdar: “Öyleyse oğlunu ve misafirini getir.” demiş ve misâfirle berâber her ikisinin de katledilmesi hükmünü vermiş. Ancak ev sahibi adam buna râzı olmayıp itiraz etmiş. Bunun üzerine hükümdar da “Harezmli tâcir ancak fidye vererek canını kurtarabilir.” diye ferman edince de, Harezmli tâcir ev sahibi Türk’e bir mikdar, hükümdara da 400 koyun vermek mecburiyetinde kalmış.

   Seyahatnâmede göze çarpan bir diğer husus da kızla oğlan çocuklar arasındaki ayırımdır. Bu tefrik çocukların yiyip içtiklerinde dahî gündeme gelen bir şey. 920 yıllarındaki Oğuz Türkleri zeytinyağı, susam yağı ya da tereyağı kullanmak yerine sadece balık yağı ile yemek pişirirlermiş. Arpa ile et berâber pişirildiği takdirde oğlan çocuğu bunun etini, kız çocuğu ise sadece arpasını yiyebilirmiş. Kızların kursaklarına istisnâî olarak et girdiği günler ise teke kellesiyle çorba yapıldığı günler imiş.

 Erkek çocukları dâimâ has evlâd muâmelesi görmektelermiş. Doğduktan birkaç sene sonra büyükbabaları tarafından hususî bir bakım ve eğitime tâbi tutulurlarmış. Cemiyetteki büyükbaba konumundaki kişiler genel itibarla: “Adam oluncaya kadar bakmaya babasından daha lâyığım” diyerek sosyal bir uhde şuuruyla hareket ederlermiş.

 

    Bu e-Posta adresi istek dışı postalardan korunmaktadır, görüntülüyebilmek için JavaScript etkinleştirilmelidir