Reng-i rûyundan dem urmış sâgar-ı sahbâya bak - Fuzûlî

Reng-i rûyundan dem urmış sâgar-ı sahbâya bak - Fuzûlî
Târık İLERİ tarafından yazıldı.   
Salı, 23 Nisan 2019 21:19

 

Fâ'ilâtun/Fâ'ilâtun/Fâ'ilâtun/Fâ'ilun

 

Reng-i rûyundan dem urmış sâgar-ı sahbâya bak

Âftâb ilen kılur da'vî dutulmış aya bak

Şarap kadehine bak, senin yüzünün renginden dem vuruyor. Tutulmuş aya bak, güneş ile davâya, iddiâya girişiyor.

Sevgilinin yüzü güneşe, içinde şarap olan kadeh de tutulmuş aya benzetilmiştir. "Hüsuf" denen ay tutulmasında ayın parlaklığı giderek şarap gibi koyu kırmızı bir renk alır.

Şem' başından ıkarmış dûd-ı şevk-i kâkülün

Böyle kûtâh ömr ile başındaki sevdâya bak

Mum, senin kâkülünün arzusunun dumanını başından çıkarmış (yani senin kâkülünün aşkıyla yanarak dumanı başından çıkmış), böyle kısa ömürle başındaki sevdâya bak.

Şevk, her arzu hem alev anlamında tevriyeli kullanılmıştır. Mumun kısa ömürlü olması, kısa sürede yanıp tükenmesinden kinâyedir.Sevdâ, hem "aşk" hem "çok kara" demek olup tevriye edilmiştir. Mumun başındaki sevdâdandumanı kasdedilerek ihâm-ı tenâsüp sanatı yapılmıştır. 

Ey selâmet ehli ol ruhsâra bakma zinhâr

İhtirâz eyle melâmetden men-i rüsvâya bak

Ey selâmette olan kişi(!), sakın o yanağa bakma, benim rezil rüsvâ hâlime bak da halkın ayıplamasından kork.

Bildi aşkında nemed-pûşolduğum âyine-veş

Rahm idüp bir kez bana bakmaz bu istiğnâya bak

Sevgili aşkında, ayna gibi keçe giydiğimi bildi. Şu aldırmazlığa bak, merhamet edip de bana bakmaz.

Eskiden aynanın tozlanmaması için üzeri kee ile örtülürmüş. Fakirler ve dervişler çok ucuz olduğu için keçeden hırka giyerlermiş. Bu sebepten "yüzüne bakmamak" deyimi tevriyelidir. Önem vermemek anlamıyla birlikte keçe ile örtülü aynaya bakılmadığından kinâye sanatı yapılmıştır. 

Sînemi çâk eyle gör dil ıztırâbın aşkdan

Revzen aç her dem hevâdan mevc uran deryâya bak

Göğsümü yar/aç/yırt, gönlümün nasıl çırpındığını gör. Bir pencere aç da havadan her zaman dalgalanan denize bak.

Hava, rüzgâr ve arzu mânâlarında tevriyeli kullanılmıştır. Iztırâbın kök anlamı titremek, çırpınmak demektir, bunun mecâzî anlamı kederdir. Beyitte ıztırâb, keder anlamıyla birlikte, mevc (dalga) ve deryâ kelimeleriyle ilgili olarak çırğınmak anlamında kullanılmış olup, ihâm-ı tenâsüp sanatı yapılmıştır. 

Ey diyen kim şâm-ı ikbâlün ne yüzden tîredür 

Sâye salmış âya ol gîsû-yı amber-sâya bak

Ey "mutluluk akşamın" neden karanlıktır diyen kişi(!). O amber kokulu saça baksana, ayı gölgelemiş.

Sevgilinin ay gibi parlak yüzünü siyah saçları örtmüş olduğundan Fuzûlî'nin mutluluk gecesi kararmış. Amber-sây, amber kokusu yayan demektir. Sâye ile sây arasında tam cinâs vardır. Şâm; akşam. Tîre; karanlık. Sâye; gölge. Gîsû; saç (siyahlığı dolayısıyla) ve amber-sây kelimeleri bir araya toplanarak müraat-ı nazir sanatı yapılmıştır. Yüzden kelimesi "ne sebepten" anlamında tevriyelidir. Şâm gîsû ile  yüz ay ile ilgili olup düzensiz leff ü neşr sanatı vardır. 

Ey Fuzûlî her nice men'eylese nâsih seni

Bakma anun kavline bir çihre-i zîbâya bak

Fuzûlî(!), nasihatçı seni ne kadar engellerse de sen onun sözüne bakma, güzel bir çehreye bak.