Betonlar ve İnsanlar

Betonlar ve İnsanlar
Ayfer AYTAÇ tarafından yazıldı.   
Cuma, 22 Şubat 2019 08:53
DÜZENSİZ YAPILAR GELENEKLERİMİZE DUVAR
 
altGazetelerde gün geçmiyor ki, çürük binalara karşı ilgililerce basın açıklamaları bulunmasın. Ve medyanın manşetlerinde o binalarda mağduriyet yaşayanların fotoğrafları olmasın. İnsan canı mı önemli, modern yaşamın getirisi betonlaşma kültürünü geliştirmek mi? 
İstanbul'daki son olayda görüldüğü gibi 20-30 yıl önce yapılmış çok katlı apartmanlar günümüz şartlarına dayanıklı değil. Çökme tehlikeleri yüksek, oralarda oturan vatandaşları Allah muhafaza etsin diliyorum...
Nedir derseniz günümüz şartları, etrafımız hemen her gün durmadan kazılıyor. Ya yeni yapılar için, yahut geçecek bir doğalgaz hattı, su borusu, yağmur suyu gideri için vs...
Eski yapılar yapıldığında modernliğin ve kalabalıklaşmanın getirileri yoktu. Arabaların çokluğu, yolların bu yüzden genişleme çalışmaları sıklıkla olmuyordu. Asfalt araçları, asfalt ezici kocaman silindirler evlerin aralarında dolaşmıyordu. Devasa araçlar asfaltı düzlerken evleri temelinden nasıl sarsar bilir misiniz? Üstelik ülke topraklarımız esnek zeminli ve çoğu bölgemiz deprem riskiyle yaşamak zorunda olunan yerler. 
Marmara bölgesi ve Akdeniz kuşağı 1. derece deprem bölgesidir. Bizler bu riskle hayatımız boyunca yaşamak zorundayız. Dolayısıyla birinci öncelik depreme dayanıklı bina yapma konusudur. Bu sağlam yapılaşma ne eskiden dikkate alınmış, ne de günümüzde özen gösteriliyor. Müteahhitleri sıklıkla kim denetliyor? Denetleyiciler müteahhidin tanıdığı çıkarsa, ne yapılabiliyor?
Konuşulurken Japon elini örnek gösterirler. "Adamlar 7-8 şiddetine dayanıklı evler yapıyorlar." derler. Gündem eskiyince bilinen uygulanır, yıkım olursa müteahhide değil de bina yapılırken bekçiliğini yapmış olan garibana suç atılır, konu kapatılır. Ülkemizde durumlar böyle ne yazık ki...
Avrupa’da betonarme sistem kullanma oranı yüzde 27, Türkiye’de ise yüzde 98. Belki yüzde 100. 
Can güvenliği için betonarme yapı sistemi terk edilmeli, betonarmenin alternatifleri düşünülmelidir. 
Onca okuyanımız, tahsil görmüşümüz var, bir yerlere baş olmuşlar hiç mi çözüm üretmiyorlar?
Ben şahsım adına şehirlerin mimari yapısını yanlış buluyorum. Tabiat manzarası diye bir yer kalmadı şehirlerimizde, hep beton dolu etraf ve ara boşluklara insan eliyle yapılmış temiz hava yaymayan yeşillikler kondurulmuş.
Çevremizde hızla artan çok katlılığın getiri ve götürülerini Allah'ın verdiği aklımızı kullanıp bir irdeleyelim. İnşaat sektöründe çok katlılık 13–14 kattan sonrasıyla ifade edilir. Beş  ve yedi katlı binalar için çok katlı denilmiyor. Çok kat uygulaması dünyaya özgüdür. 
Beş kat ve üzeri yapılara çok katlı ve ya gökdelen deme yanlışı yapmamalıyız. 
Çok katlılığa önyargılı bir yaklaşımla karşı çıkıp, geleneksel bir alışkanlıkla az katlılığı savunmaya kalkmanın da çağı kavramamak, çağın teknolojik gelişimini özümlememek, hızla kentleşme sürecine giren Türkiye’deki gelişimi, çok daha önemlisi Dünyadaki değişimi görememek anlamına gelmektedir. Mesele çok katlılıktan ziyade, çarpık yapılaşmayı önlemektedir. Dünyanın neresine giderseniz gidin, çarpık yapılaşma içindeki bir kente kuşbakışı baktığınızda genel görüntü hiç de iç açıcı değildir. Hele tekdüze inşa edilmiş, aynı yükseklikteki binalardan oluşmuş bir kentin görüntüsü çok daha çirkindir. Kademeli inşa edilmiş binaların bulunduğu kentlerde çirkinlik asgariye iner.
Çok gezen mi bilir, çok okuyan mı denilmiş. Her ikisini de yapabilen biri olarak gözlemlerimi ifade etmeye çalışıyorum. Çoğu büyükşehirde tekdüze, aynı yükseklikte inşa edilmiş, birbirine benzer projeler şeklindeki binaların, mimar eli değmemiş, sadece barınabilmek için inşa edilmiş, estetikten yoksun, mimari kaygıdan uzak binalar olduğunu alıcı gözle bakarsanız hemen fark edersiniz. Çağdaş bir kentleşme sürecine girmek için, her tür bilimsel arayışın içine girilmesi gerekmekte, şehirlerin katı atık, elektrik, su ve doğalgaz gibi kent için hayati önem taşıyan alt yapı yatırımlarının bir an önce bitirilmesi gerekmektedir ki sonradan lüzum hissedildikçe kazı çalışmaları yapılmasın.. Kentlerin içinde yeterli şekilde park ve bahçelerde geliştirilmelidir. Mevcut olan tabiat alanları yok edilmemeli, itinayla korunmalıdır. 
Ortada vızır vızır araç kaynayan cadde, caddenin iki yanında birbirinin önüne beşer katlı duvar gibi dizilmiş, arkadaki inşânın güneşine perde olmuş binalar içinde yaşayan insanların ruh ve beden sağlıklarını olumsuz etkilemektedir. Kaç şehir gezdimse bu tür görüntülerden ruhum daraldı. O şehirlerde kalasım varsa da bir an önce kaçma arzum daha baskın çıktı.
Ülkemizde daha çok 1980 li yıllarından itibaren inşaat sektöründe yaşanan nizamsız hızlı süreç, kimliksizliğe doğru gitmektedir, kırılma noktasına gelmiş durumdadır. Şehirlerimizdeki beşer katlı tekdüze yapılar insanın duygularını da etkiliyor. Aynı çatı altına tıkılmış kalabalıklar yalnızlaşmaya itiliyor. İnsanları birbirinden kopuk, duyarsız hale getiriyor, geleneklerimize de bu tür yapılar birer karartıcı duvar oluyor.
Bunda mimarların suçu yok mu? 
Olmaz olur mu, düzensiz yapılaşmada mimarların suçu büyük elbette. Mimarlar iş aldılar mı, alanın etrafına bakmıyorlar. Çizimlerini arsaya göre uyarlıyorlar. Camilerimiz bile çok katlı evlerin arasında sığıntı gibi kaldı. Bu gidişe bir dur diyenimiz yok, ne yazık ki.
Mimarlığın bir ayağı sosyolojidir. Toplumun dönüştürüldüğü olumsuzluklarda mimarların büyük sorumluluğu vardır. Bir inşaat tasarımında önce iyimserlik düşünülmeli rant kaygıları yaşanılmamalı.
Çevremizdeki binalara baktığımızda hep aynı özellikler. Başka illere baktığımızda da aynı binaları görüyoruz. Bu da gösteriyor ki, her yerde beton binalar ve insanlar birbirinin aynı olmuş. Şehirlerin ve insanların kendine özgü kimlikleri kaybolmuş. Başka bir ilde oturan insanlar bizim ile geldiklerinde, kendi şehirlerinde gördükleri beş katlı ya da çok katlı evler dizisini görüyorlar. Başka fark bulamadıkları şehre bir daha neden gelsinler ki? 
 
HENÜZ GEÇ KALMIŞ SAYILMAYIZalt
 
Artık geri dönülmez yolda mıyız?
Çok şükür değiliz, Henüz geç kaldık sayılmayız.  Potansiyeli yüksek yerdeyiz, objektif bakış açısıyla kentlerimiz için şimdiden sonrası için olumlu çalışmalar yapılabilir. Karamsarlığa kapılmak topyekûn geri dönüşüm yok demektir. Şehirler geleceğinde kimlik kazanmalı. Süper binalar yapmak içten değil, o süper binalarda oturacak insanların ruh sağlıklarını da düşünmek lazım gelir. Bugün komşuluk ilişkileri bitti deniliyor. İnsanlar beş katlı evlere doluşalıdan bu yana, birbirlerini ve geleneklerini unuttular.
Ben komşuluk ilişkileri içinde büyüdüm. Ailesel gelenek ve göreneklerimi yaşatmaya çalışıyorum. Ama bunu komşumla paylaşamadıktan sonra, bir nokta da bitiş oluyor. Çocuklarımız bile çocukluklarını yaşayamadan büyüyorlar. Gelip apartmanlara tıkılıyorlar. Oyun alanları yok, oyun oynayacağı arkadaşı yok. Çünkü beş katlı binalarda özellikle çarşı şehir merkezine yakın yerlerde böyle bir imkân yok. Çocuklarımız, büyüklerin yanlışlarından dolayı okuldan eve, evden okula savrulan yapraklar gibi, dört duvar arasında o yaprakların solgunluklarını fark edemiyoruz. Bir insan değiştiği zaman toplum değişiyor. 
Avrupa bundan kaybetti ve Avrupa geri dönüşüme, yaşadıkları binalarının tasarımını değiştirmekle başladı. Avrupa farkına vardı, önce insan demeye başladı. Bizler Avrupalının bıraktığına sarılıyoruz. İnsanımızı rant için hiçe sayıyoruz.
Apartmanlaşma insanı topraktan koparmak demektir. İnsanın doğasında toprak vardır, topraktan koparılan insan ruhsuzlaşır. Öfkeli ve çevresine yabancı hal alır. İnsanı topraktan ve birbirinden koparmamak için yapıların toprağa yakınlıklarından ziyade, insanı toprağa yakınlaştıracak özellikler geliştirilmelidir. Düzenli yapıların hemen yakınlarına o yapıda oturanların birbirlerini sık görecekleri, paylaşım yapabilecekleri yeşil alanlar mutlaka bulundurulmalıdır. Bu şekilde umarsızlık yaparsak, limandaki gemilerde kaçmış olacak. Sonrasında çare arayışlarının yararı olmayacak.
 
Ayfer AYTAÇ - ayferaytac.com