Yavşan Otundan Eczacılığa

Yavşan Otundan Eczacılığa
Ayfer AYTAÇ tarafından yazıldı.   
Pazartesi, 14 Mayıs 2018 10:35

İnsanoğlu henüz ilacı tanımıyor, ne olduğunu bilmiyor.

İnsanoğlu başına geleni çekiyor, gününü geçirmek için yaşıyor.

altTarihin derinliklerinde neler var, bugün dahi biz de bilmiyoruz. Ama şimdiki gibi bu kadar çok ölümcül hastalık olmasa gerek. Sanırım insanoğlu doğal beslendiğinden bugün ki kadar ağır ilaçlar kullanmaya ve hastanelerde tedavi edilmeye gerek yoktu. Zaten doktor, hemşire diye de bir şey yoktu.

Allah bilir, belki de daha farklı hastalıklardan toplu ölümler oluyordu. İnsanlar üredikçe, farklı yerlerde yaşamaya yayıldıkça, yanlış yeme alışkanlıklarıda başlamış olabilir. Misal tanımadıkları otları yeme merakı gibi. Böyle durumlar oluyordu ki, zaman geldi insanoğlu bu uğurda ilaca ve tedaviye ihtiyaç duydu. Ve bu uğurda başarıya ulaşmak için insanoğlu her yola başvurdu.

Kırlardaki “Yavşanotunu (Artemisia) labadayı ( Efelek), ısırgan otunu, şeytan keleğini, kekik otunu, hatmi çiçeğini, meyankökünü, tarçını” ve daha pek çok otu ve bitkiyi tedavi olmak için ilaç olarak denedi.

Kimler bu uğurda zehirlendi, devasız derde naçar oldu bilemiyoruz, fakat sonunda; bu otlardan ve türlü bitkilerden çoğunun yararını gördü. Uzun zaman bunları ilaç olarak kullandı.

İnsanoğlu zaman içinde otları, bitkileri ilaç yapmak için laboratuvarı buldu. Bu merhaleden sonra ilaç dediğimiz haplar, şuruplar ortaya çıktı.

İlk Türk Hekimi İbn-i Sina” yalnız hekimlikte değil, bitki ve otlardan ilaçlar yaparak eczacılığında temel taşı oldu.

İlaç ile tedavi senelerce iki türlü gerçekleşti. Biri: (Günümüzde kocakarı ilacı denilen) oysa yüzyıllarca kullanılan ot ve bitkilerden oluşan tabii ilaçlar. Diğeri: ( laboratuvarların süzgecinden geçen ve teknolojinin modern yöntemlerle yaptığı sentetik ilaçlar.)

Bizim ülkemizde 1900'lü yılların başlarında henüz eczanenin ne olduğunu bilen vatandaşlar yoktu. Hasta olanın ilaç ve tedavisini Rumlar ilkel yöntemlerle yürütüyorlardı. Ta ki Cumhuriyete kadar, sonrasında her yerlere eczaneler tek tük de olsa eczaneler açılmaya başladı. Ancak yine de o yıllarda ve şartlarda Avrupa'dan İstanbul'a getirilen bir kaç çeşit ilaçlar Anadolu illerine de az miktarda dağıtılıyordu. Zamanla eczacılık okuyan gençlerimiz ve eczanelerimiz çoğaldı. Günümüzde hastanelerin çevresini sarar vaziyette eczane bolluğu var. Ne kazanıyorlar, nasıl işletme yapıyorlar bilemiyorum, ama insanımız için temennimiz “Allah hastanelere ve eczanelere muhtaçta etmesin, onları çevremizden eksik de etmesin.” Bu duygularla mesleğine ömür ,emek ve gönül vermiş;
tüm eczacılarımızın ve çalışanlarının eczacılar günü kutlu olsun...

 

İlk Eczacımızalt

 

Bizim şehirde yakın tarihe kadar henüz eczane yoktu. Hemen hemen eczanenin ne olduğunu bilen, gören de yoktu. İlaç tedariğini ve hasta tedavisini şehrimde yaşayan Rumlardan dört Rum kardeş, ilkel yöntemlerle birlikte yürütüyordu. Ta ki Cumhuriyet sonrası, babam Saim Aytaç'ın amcazadesi Muzaffer Bey, şehrimizde ilk eczaneyi açana dek...

Gülüyle namlı şehrimin öz evlatlarından Muzaffer Bey; İstanbul'da eğitim görürken “Bir kesere sap olamamışsın” diyen Şair Mehmet Akif Ersoy'un elini öper ve “Beni affedin hocam, size layık olmaya çalışacağım” der. Dediklerini hayata geçirebilmişmidir, acaba?

Cumhuriyet kurulana kadar Isparta'da eczane yoktur. İlaç ve tedavi yöntemini bir çok konuda olduğu gibi, sağlık konusunda da o yıllarda Isparta'da varlıklarını sürdüren Rumlar yapar. Fabrika ilaçlarının nadiren bilinip kullanıldığı 20'nci yüzyılın başlarında ot ve çeşitli bitkilerden yapılan (kocakarı ilaçları) revaçtadır.

Harpten yeni çıkmış ülkemin çocukları okumak için mektep bulamamakta, bulsa bile yoksulluktan okuyamamaktadır.

Yokluklara, kıtlıklara ve tüm imkansızlıklara rağmen, yüreklerde bu gidişatı değiştirmek için okuma azmi vardır. Muzaffer Bey' de hep kötüye gidişin önüne taş koymak için eczacılık tahsili yapacak, Isparta'nın “İlk Eczacısı” unvanını kazanacak ve Isparta'ya ilk eczaneyi açacaktır. Fakat bu o kadar da kolay olmayacaktır.

Henüz eczacılık akılda yokken, daha on altı-on yedi yaşlarındaki Muzaffer Bey, orduya müracaat ederek muvazzaf jandarma subayı olur. İlk görev yeri Karadenizdir ve Samsun ile Trabzon arasında tam üç buçuk yıl güvenliği sağlar. Ancak İstiklal savaşı sırasında Trabzon ve çevresinde belli bir gücüyle çete faaliyetlerinde bulunan “Topal Osman”, jandarma subayı Muzaffer Bey'den ordu silahlarını isteyerek, vermesi için tehdit, tedirgin ve taciz etmeye başlar.

Gözü dönmüş karanlık güçle mücadele etmekte yetersiz kalan Muzaffer Bey, Topal Osman'dan kurtulmanın yolunu, askerlikten istifa etmekte ve Isparta'ya gizlenerek gelmekte bulur. Buna rağmen Topal Osman'ın atlı adamları, yaya olarak kaçan Muzaffer Bey'i Dinar'a kadar takip ederler. Muzaffer Bey Dinar'ın suçıkan bölgesinde kayalıklar arasında saklanarak izini kaybettirir. Isparta'ya gelerek on gün eve kapanıp dışarıya çıkmaz ve canını eşkiyadan böyle kurtarır.

 

ASKERLİKTEN AYRILINCA, ECZACILIK OKULUNUN YOLU AÇILIR.

 

Subaylığını Topal Osman'ın şerriyle noktalayan Muzaffer Bey'in babası hastadır. O kadar ağır hastadır ki ilaca, tedaviye muhtaçtır. Babasının durumunun etkisi altında kalarak eczacılık okulunda eğitim almaya karar verir.

Aşiyan da “ Şair- öğretmen Tevfik Fikret”in evine yerleşir. Burada babasından öğrendiğince Arapça hocalığı yaparak hem para kazanır, hem de eczacılık öğrenimine devam eder. Çünkü başka türlü okumasına imkan yoktur. Mutlaka para kazanmak zorundadır.

Bir gün eczacılık sınavları yapılır. Sınavlara hoca olarak “ Veteriner Hekim ve İstiklal Marşımızın yazarı, büyük Şair Mehmet Akif Ersoy” da girer. Karşı karşıya geldiklerinde, Mehmet Akif, Muzaffer Bey'e sorar. “Ne iş yaparsın?” diye. Heyecana kapılan Muzaffer Bey, “Arapça ders veriyorum” diyemez. Suskunluğu üstat tarafından olumsuz bulununca “Anlaşılan sen bugüne kadar bir kesere sap olamamışsın”der gürleyerek Şair Akif...

Muzaffer Bey, Mehmet Akif'ten; o günkü şartlara göre eczacılık okulunda okuyor olmasından dolayı iltifat beklerken, böyle sert bir söz duyunca üzülür, yerinden kalkar ve: “Haklısınız hocam” diyerek elini öper.

Usta şairin zılgıtına maruz kalmışlıkla alevlenen genç Muzaffer, gecesini gündüzüne katıp, hem işine hem derslerine hırsla sarılır. Nihayetinde Muzaffer Bey eczacılık mektebini iyi bir dereceyle bitirip, eczacı oluyor.

Artık Muzaffer Bey diplomalı bir “Eczacı- Kimyagerdir.” Üstelik gripin laboratuvarının sahibi Necip Akar ve yeni laboratuvarrın sahibi Necdet Göknar gibi Türkiye'de ilk kurulmuş ilaç firmalarının sahipleriyle sınıf arkadaşı ve meslektaşıdır da...

ÜÇ ARKADAŞ ÜÇ VİLAYETE ECZANE AÇMAYA SÖZ VERİRLER

Aynı dönemde eczacı-kimyager olan üç samimi arkadaş, hiç eczane bulunmayan Isparta, Burdur ve Antalya'da birer eczane açmaya karar verirler. Ve bu kararı aralarında and içerek gerçekleştirirler. Bu eczanelerin üçü de bugün halen faaliyettedir.

Muzaffer Bey “Isparta”da, Ethem Ruhi “Burdur” da,Macit Yetkin'de “Antalya”da ilk eczanelerini açarlar.

O zamanlar Antalya'nın nüfusu Isparta'dan çok daha azdır. Bu yüzden Macit Yetkin “Ben en sapa yere eczane açanım” diye yakınmaktadır.

Isparta'ya açılan ilk eczanenin adı “Muzaffer Bey” eczanesidir. Soyadı kanunu çıkana kadar bu isim hiç değişmez. 

Daha Antalya yolunun açılmadığı Isparta'nın Rumlarla beraber yaşamaya çalıştığı, çarşının merkez sayıldığı, şehrin erkek hamamının yanındaki küçücük bir depo onarılarak açılan ilk eczane; fabrikasyon ilaç yerine, okulda kimya derslerinde aldığı eğitimle ot ve bitkileri birbirine karıştırarak, bizzat keşfettiği formülleri ilaca dönüştürüp şifa arayanları bekler.

Rumların “Hamam yanında eczane mi olur,” sözleriyle verdiği rahatsızlık sebebiyle” Muzaffer Bey Eczanesi” aynı muhitte başka küçük bir dükkana taşınır. Bu sırada mübadele gerçekleşir. Rumlar Isparta'dan temelli gider.

Daha sonra Burdur'un Ağlasun ilçesi üzerinden Isparta'ya, Antalya'ya ulaşım yolu açıldı. Ancak Ispartalıların Antalya'ya gitmelerinden önce, Isparta'ya Antalya'dan yazlamaya gelenler olmaya başladı. Hal böyle olunca o süreçte şehrime, temelini 5. Cumhurbaşkanımız Cevdet Sunay'ın attığı o gün için çok katlı bir otel yapıldı. Ve bu altı katlı otelin tam karşısına “Muzaffer Bey Eczanesi” için özel bir bina inşaa edildi. Daha sonraki yıllarda istimlak nedeniyle bu bina da yıkıldı. Eczane günümüzdeki yerine taşındı.

Muzaffer Bey, 1962 yılında öldüğünde, eczanenin yönetimini dört oğluyla bir gelini eczacılıkla perçinleşmiş durumda, mesleklerinin erbabı olarak, lakin eczanenin ismini soyadlarıyla değiştirerek baba yadigarı mesleklerini, diplomaları duvarda, namları gönüllerde olarak sürdürmektedirler.

 

Ayfer AYTAÇ – ayferaytac.com

Ayfer-Aytacblogspot.com