DENGİM OLMAYANDAN DERS ALDIM

DENGİM OLMAYANDAN DERS ALDIM
Ayfer AYTAÇ tarafından yazıldı.   
Pazartesi, 06 Kasım 2017 06:38
YAŞLI KAPLUMBAĞA VE GENÇ KARINCALARDAN İBRETLİK DERSLER EDİNDİM.
altHava kapalı, yağmur yağdı yağacak. Yağarsa, haşin havadan nem kapan vücud ağrılarım, yağmurun toprakla buluşmasıyla rahatlayacak. Güneş ne kadar canımıza can katan enerji ise de, yağışlı havalarda, yağmazdan önce o kadar gerginleştirici. Baharlar genelde böyle geliyor. Gevşemek istiyorum, geç sonbahar... Nöron yüklü hâlimle hâne halkıyla hararetli tartışmalar yaşamaktansa, televizyon karşısında hareketsiz kalmak tercih sebebim.
Türk kanallarını seyretmekten imtina ediyorum, her yayınları hadsiz, rezillik... Belgeseller sonbahar ruh hâlime iyi geliyor. Ürdün çöllerinde yaşayan canlıların hayat mücadelesi konu ediliyordu dün baktığım belgeselde... Sürüngenler sıkıcı geldi, tam kanalı değiştiriyordum ki karınca kolonisine geçildi. Hayranlıkla seyre koyuldum.alt
Binlerce karınca işbirliği içindeler, olanca gayretleriyle yuvalarına rızık taşıyorlar. Erzak deposu yapıyor olmalılar. Hangisi ne ara geliyor, hangisi ne kadar götürüyor, göz izlemekte takatsiz kalıyor. Rabbimiz yarattıklarının rızkına kefil olduğunu buyurmuş: "Allahu teâlânın rızık vermediği hiçbir canlı yoktur." [Hud, 6] Kefilse niye rızık için çalışıyor bu minik canlılar? Sualsiz seyredemiyorum. Öyle ya, önlerine gelmemiş nasipleri, çölün kuru otları arasında dane arayışı içindeler. İncecik bacaklarıyla dallar üzerine tırmanıyorlar, makas gibi kullandıkları dişleriyle saman çöpü gibi bir şeyler buluyorlar, kırıyorlar, kesiyorlar, onu ağızlarına alarak, bir nizam hâlinde geldikleri yoldan yuvalarına taşıyorlar. O anda başka bir âyet geliyor akla. (53/NECM-39: İnsan için ancak çalıştığı vardır.) Ve bu yaratıklar insanlığa çalışmada ibretlikti. Güzel Mevlam hiçbir şeyi sebepsiz yaratmamış, hamdolsun. Ancak doğru olana bakmasını bilmek gerek.
"Ne mükemmel eğitilmiş bir ordu böyle" diyerek, çalışkanlıklarına ve disiplinlerine gıpta ediyorum.
Karıncalar tek sıra hâlinde hızla seferberlik hâllerine devam ederken, birden içlerinde bir kargaşa oluyor. Yönleri saf değiştiriyor, yanlara kayıyor.
Niyesini merak ederken, ekranda devasa bir kablumbağa beliriyor ve belgesel anlatıcısı giriyor devreye... "20 milyon yıldır var olan kablumbağalar" diyerek, ukalalık yapıyor. Aymaz adam, sen kaplumbağaların seceresini mi tuttun, niye kafadan sallama yapıyorsun, her neyse sinirleri germeyelim. Belli, metni yazanın saçmalığını dile getiriyor. Nerde kalmıştık, konumuz karıncalar...
Karıncaların düzenlerini bozma nedenleri, yerleşim sahalarına kablumbağanın girmiş olmasıymış. İşgâle uğradıklarının sinyalini ne ara aralarında yaydılarsa, tekmil karınca temkin hâlindeler. Hatta önceden tedbir almayışlarının hiddeti var gibi üzerlerinde. Öyle ivedilikle koşuşturuyorlardı ki, heyecana heyecan katıyorlardı. Ağızlarındaki daneleri bırakıp tank gibi üzerlerine gelen, aslında oradan geçmekte olan kalın kabuklu kaplumbağayı yanlış anlayıp hep birlikte saldırıya geçiyorlar. "Vay hâline izinsiz bağa girenin" dercesine bilenmişler.
Ne ara toparlanıverdiniz, yüzlerce karınca bir anda kablumbağanın bacaklarından gövdesine doluştu, kalın kabuğunun altına girip yaşlılıktan da iyice buruşmuş derisini delmek için dişleyip duruyorlar. Kablumbağada ise tık yok. İnsaoğlunun koluna bir karınca düşse, bininin saldırısına uğramış gibi yaygara koparır. Dahası da vardır sanıp, evhamlanır. Küfrederek zıplar durur. Koca kaplumbağa tevekkül hâlinde ilerlemesinde hiçbir değişiklik yok. Uğradığı şiddete  aldırmadan, etrafındaki hiç bir şeye göz-söz koymadan, karıncaların bulunduğu bölgeden başlangıcındaki rahatlığıyla geçip gidiyor. 
Karıncaların mıntıkasından çıkınca kaplumbağa, bütün karıncalar kaplumbağanın vücudundan ayrılıp, bölgelerine geri dönüyorlar. Daha fazla uylamıyorlar. Anlaşılan karıncalar, yaşadıkları bölgeyi ve yiyeceklerini korumaya çalışıyorlar. Zarar görmeyeceklerini anlayınca eylemlerinden vazgeçiyorlar. "Biz kalabalığız, gücümüzü birleştirip yok edelim şu yoldan geçeni" demiyorlar. Ağzım açık kaldı. Karıncaların yaşam alanlarını korumalarındaki birlikteliğine ve kaplumbağanın yapılanları sineye çekişine ibret alarak bakakaldım. Yaşlı kaplumbağanın yaşadıklarından yılmayışına ve cüssesindeki heybetiyle saldırıları olgunlukla karşılamasına, hiçbir tepkide bulunmadan vakarla yürüyüp gitmesine hayranlık ve şaşkınlıkla tanık oldum. Biz insalar böyle bir durumda ne yapardık, düşünmeye koyuldum. "Bunca yıllık yaşanmışlıklarım, hayat birikimlerim var benim" egosuna girerdik, öfke dolu olarak en azından dilimizle karşı saldırıya geçerdik. "Ben bir zamanlar ne idim, siz kimsiniz ki bana saldırıyorsunuz," kibrine  bürünürdük. Oysa kendinin ne olduğunu bilen, Allah'ın kendisini bildiğinden emin olan iman sahibi kişi, tevekkül etmelidir ilk işi. Allah seni biliyorsa, millet bilmese ne olur, Allah sevmese millet sevse, saysa ne olur. Ne demiş ilim bilen büyüklerimiz, "Hiç'lik makamına erdiysen eğer, değmez sana ne gam, ne keder. Sığınacak limanın yoksa eğer, Lâ Tahzen! ALLAH sana yeter..!"