ÜRETMİYORUZ TÜKETİYORUZ

ÜRETMİYORUZ TÜKETİYORUZ
Ayfer AYTAÇ tarafından yazıldı.   
Salı, 10 Ekim 2017 11:31
ÜNİVERSİTELERİN VE ÖZEL HASTANELERİN ÇOKLUĞUYLA GELİR ELDE EDİYORUZ.
KİMİMİZ KABULLENMİŞİZ ŞÜKREDİP YAŞAMIMIZA DEVAM EDİYORUZ,
KİMİMİZ DE HEP ŞİKAYET EDİYORUZ. DOĞRUSU HANGİSİ BİLMİYORUZ.
altAllah affetsin, ne olacak sonumuz bilmiyoruz. Böyle yaşamaya devam edelim bakalım, korunur muyuz, batar mıyız? Bildiğim, bir an önce vahim halimizi anlamak zorundayız.
Geride bıraktığımız yaz aylarında ege bölgesine ziyaretlerim oldu. Güzide İzmir ilimize ve mesir macunuyla namlı Manisa ya gittim. Günlerce,  gecelerce kaldım. Oralarda daimi ikamet edenlerle görüştüm.Oralara ulaşıncaya kadar da yol boyunca uğrak yerlerim oldu. Aydın, Nazilli vs... 
Gördüğüm her yer, abartısız birbirinin aynıydı. Şehirlerin girişinden itibaren çok katlı binalar, şehir içlerinde dar yollarda dolu arabalar ve kafelerde bilimden uzak gençler, kahve sandalyelerine kaykılmış, taş kıran orta yaşlılar ve bir de dışından bile albenili özel hastaneler...
2000 yılları öncesi kendi şehrimden başka yörelere gittiğim zaman içimi bir heyecan kaplardı. Başta havası, suyu olmak üzere her yönden farklı yerler göreceğim. Değişik görüşte insanlarla tanışacağım, düşüncesiyle. Şehirlere girerken, çıkarken tarlalarda kadın, erkek çalışanlar dolu olurdu. Ekim dikim yapanların gayretini daha yakından görmek istercesine, otobüsün camına yüzümü yaslayıp gözden kaybedene dek seyrederdim. Her yörenin iklimine göre, o yörenin köylü halkı tarımla uğraşırdı. Bazı bölgelerde fabrikalarda bulunurdu. İplik fabrikası, kumaş fabrikası. Bazısı devlet destekli kükürt fabrikası, sümerbank fabrikaları gibi... Zanaatkarımız çoktu, elleri kazançlı, gönülleri tokdu.Tembeller gayrısı, işsizimiz neredeyse yoktu. Siyasetin desteğiyle pek çok iş koluna köstekler vuruldu. Köylüler şehirlere göç etmeye teşvik edilince bağlarını, bahçelerini satıp savıp şehirde apartman hayatına adapte olmaya koyuldular. Bu kapıtalizmin bir tuzağıydı. Zira tarlasında çalışan insan akşam evine yorgun dönüyor, dinlenme sürecinde eğlenmeyi bilmiyor, para harcamıyordu... Eğlenme yoksa, insanoğlu cicili bicili kıyafete de gerek duymuyor. Kazancını hep daha verimli üretime yönelik kullanıyordu. Dolayısıyla bu kapitalizmin işine gelmiyordu... 

altDoldurdular milleti şehirlere, üretmeği unutturup tüketmeyi öğrettiler. Ne ara ne oldu bilemiyorum. 2000 yılları ve sonrasında gezdiğim yerlerde gördüğüm manzaralar ve duyduğum sözler hep aynı. İnsanların çoğu çalışmadan hazırdan geçiniyor. Avantadan demek daha doğru olur. Banka faizlerinden, üniversiteli gençlerin kafelerde harcamalarından, falandan, filandan gelir. "Ye, giy, gez, çoş" kültürü geliştirilmiş, giderekte yaygınlaştırılıyor. Üretim yok, varsa da bazı yerlerde, yetersiz düzeyde. Fakirimizde çok, gizli zenginimizde. Misal İzmir Manisa arasındaki dağlık bölgeye yerleşim yeri kondurulmuş. Birbir üstüne evler, çoğunlukla gecekondu dolmuş. Sanırsınız bir Birezilya bölgesi olmuş. Bunların bazılarıda hayatlarını kredilerle, yani borçlarla idame ettiriyorlardır şüphesiz ve o borçlarda faiz yükü demektir. Ülkemde lüks içinde yaşayanlar ve hep dışarda yiyip içenlerde çok. Nasıl oluyor, aklım nasılını biliyor, ama çare üretemiyor... Malesef insanların çoğunun derdi de zaten çare bulunması değil. Çünkü kimse kimsenin umurunda değil, gemisini yüzdürebilen kaptandır, halleri... Hırs bürümüş gözleri, her şeyden daha, daha çok ister olmuşlar. Vah bizlere! Bedenler obezlikten muzdarip, ruhlar açlık sınırında...
Çoğunluk her yerde olduğu gibi faizden ve öğrenciden geçiniyor, dedik. Yalan demedik, adam zeytinliğini satmış, apart daireler edinmiş. Öğrenci kirasını bankaya yatırıp, güya geleceğine yatırım yapıyor. Yaptığı yatırımda bir gün geliyor özel hastanelere gidiyor. Kapıtalizm sana para biriktirir mi hiç. Hep borçlu kalınmasını ister. Bu sebeple üretmeden tüketerek hasta olunuyor. Vücut hormonlu gıda yüklenerek ve kahve köşelerinde köşe dönme hayalleri kurarak hantallaşıyor. Bu hayaller değil mi ki insanımızı hileye alıştıran.
Büyük bir marketten ünlü marka iki koli yumurta aldım. Bir kahvaltı sofrası sırasında hepsini çöpe attım. Kaynatılmış yumurtanın kabuğunu soyarken kanalizazyon patlamış gibi koku yayıldı haneme. Varın düşünün hile ayarını, kime götürüp ne diyeyim, herkes baştan savmaya proğramlanmış adeta. Ziraatçı da haklı belki. Zira ürettiğinin değerini hiç alamamış ki, çalış çabala hakkını alamama durumundan gına gelince,  mücadele etme yerine işin kolayına kaçmış, belli  sabrı taşmış. Bu gidişat ülkem ve insanımız için hayra değil. Lakin hiç bir şey yapmayarak sürekli yakınmaktansa "daha iyi olmak için ne yapabilirim" sorusuna bir an önce cevap vermemiz lazım.