SİZE HAK OLAN BİZE REVA MI

Olmayacak şeyler hakkında, inanılmayacak sözler karşısında yahut abartılmış yalanlar hakkında bir alay ifadesi olarak ”Yok devenin başı!..” deriz. Hikaye güya, Hoca Nasrettin’in çocukluğunda geçmiş:
Nasrettin’in dul annesi ince eğirip sıkı sardığı ipleri oğluna verir, götürüp pazarda uygun fiyata satarak, geçimlerini temin etmesini istermiş. Nasrettin yumakları pazara götürür, saatlerce elinde gezdirir, hatta bazı zamanlar satamadan geri getirirmiş. Nasrettin’in saflığından istifade etmek isteyen bazı uyanıklar, aralarında anlaşıp yok ”ipin kötü eğrilmiş”, yok ”gevşek sarılmış” vs. diyerek, sözlerini yandaşlarına tasdik ettirip malı ucuza kapatmaya dadanmışlar. Nasrettin eve gelip de annesinden azar işitmeye başlayınca, aldatıldığının farkına varır, iş işten geçmiş olurmuş. Bir, iki derken Nasrettin bu işe içerlemiş ve pazar çetesine bir oyun oynamayı planlamaya başlamış.

Devamını oku...

SİZE HAK OLAN BİZE REVA MI
Ayfer AYTAÇ tarafından yazıldı.   
Pazartesi, 07 Ağustos 2017 08:46

altYaz ayları geldiğinde bilhassa hafta sonları çok alışık olduğumuz  hareketlerle karşılaşırız. Bazılarının dinlenme süreci olarak özlenen vakitler olan haftasonları; birilerince de farklı yaşayacakları zamanlar olarak belirlenmiştir. Bahsi geçen haller ve vaziyetler: Birlikte mutlu yaşayacaklarına inanarak evlenme kararı alanlar, ailelerce erkekliğe adım atma kararı verilen oğlan çocukları ve askere çağrılan gençler... Ve bunları buluşturan nokta mahalle araları, sokaklar…

Sokaklara dağılıp salt kendilerini ilgilendiren mutlu günlerini konvoylar oluşturarak, kornalar çalarak, kendileriyle uzaktan yakından ilgisi olmayan insanlara gösteri etmek nedendir? Bunlar aslında bir çeşit çevre kirliliğidir. Düğün elle, harman yelle elbette. Ancak kırk kat eli rahatsız ederek olmamalı bu süreç. İki kişiye börek, benim neyime gerek durumları söz konusu…

Düşünün; bütün bir günün ardından çektiğiniz fiziksel ve zihinsel yorgunlukla akşam eve geldiğinizde arka sokağınızda bahşişe odaklı bir piyanistin şarkı ve türkülerinden kaçmak için sıcak ortamda camı, kapıyı sıkıca kapatmanızla günden kalan yorgunluğunuz ıstıraba dönüşür. Ne koltuğa uzanıp televizyona bakmaktan, ne ailenizle sohbet etmekten, ne yemekten, içmekten zevk alamazsınız. Kafanızın içinde çümbüş eğlence gırla… Gece yarısına kadar, hatta ertesi günden çalınmış bir vakte kadar süren çalgı sesleri uyuma ihtiyacınıza da ket vurur. Hele bir de evde hastanız, yaşlınız, küçük bebeniz varsa, vay halinize, gürültüye mahkumiyetiniz masumlaştırılamaz hale dönüşür.

Gün ağarınca sokağa atarsınız kendinizi biraz olsun mahallemin çengisinden, çalgısından uzaklaşayım diye. Ne mümkün; yolunuza dizili, önünüzden geçen aynasına havlu bağlanmış 15-20 aracın çıldırtan klakson sesleri… Gelin babası evinden alınmış, kocası evine götürülmekte. Siz de ister istemez bu şatafata eşlik etmektesinizdir.

Halbuki bunca tantanaya ne gerek var değil mi? Belediyelerin, derneklerin her bütçeye uygun düğün salonları, eğlence tesisleri var. İlla ki geçmişten gelen geleneklerimizi sürdüreceğiz diye, sokaklara, caddelere dökülüp masum insanları rahatsız etmek yargısız infazdan öte bir şey değildir. Geçmişte evler bu kadar sık değildi. İnsanların çoğu bedenen çalışan değildi. Mahallelerde sosyal tesisler mevcut değildi. Davetiyeler matbaa baskılı değildi. Dolayısıyla, duyan duymayana duyursun mantığıyla sokağa yayılıp düğünler yapılıyordu. 

Çevreden çağrılmadık komşu bırakılmıyordu. Şimdi, dost düşmana nam olsun, kâr olmasın zihniyetiyle geleneğe sığınılıyor. Belki de düğün salonuna para vermeyerek kâr da gözetiliyor. Bu düşünceyle bence zaman ilerleyecek, ama bu tür düzenekler gelenek namıyla baki kalacak. Hiçbir şeyden habersiz evlerinde çaylarını yudumlamaya çalışan insanlar, uyumaya çalışan bebekler ve çocuklar, hastalar ve belki de misafirler ne yazık ki sürekli iki üç gün boyunca had safhayı aşmış gürültülerden rahatsızlık duyacak.

Bu düğünlerde ve konvoylarda işin bir de tehlikeli boyutu var. Yeni moda olmuş. Varlıklısı, darlıklısı maytap patlatır olmuş. Silah sıkanlara yetkililerce göz yumulmuş. Ya birbirlerini geçmek ister gibi hız sınırlarını zorlayan konvoydaki araçlar? Trafiğin aksamasına neden oldukları gibi, dalgın insanların, yaşlıların ve çocukların kaldırımda yürümelerinde bile paniklemelerine sebep oluyorlar. Gelin arabalarının önüne para istemek için atlayan çocuklar da bu konunun en vahim yönü. “Şu güne kadar tehlike yaşanmadı” diye düşünenler, bir şeyden vazgeçmek için illa tehlikesi görülmesi mi gerekir? Bir yanlışı vakitlice kavrayıp, canlar yanmadan tadında bırakmak en güzeli değil midir? Gelin gelenek bellenenleri çevre kirliliği, kul hakkına girme bilip geride bırakalım. Medeni bir ülkeye bu tür davranışlar yakışmıyor. Köylerimizde bile düğünlerde silah atmak, gece geç vakte kadar davul zurna çalmak kaldırılmış. Çoğu köylerimizin girişlerinde “Bu köyde düğünlerde silah atmak, taşkınlık yapmak yasaklanmıştır” yazılı tabelalar asılı. Köylere örnek olması gereken şehirlerde ise, gece yarısından sonra bile havai fişek gösterileri ve silah sesleri yükseliyor. Bu sesleri duydukça dünyadaki savaşları düşünüyor, daha bir hüzne ve korkuya kapılıyorum.

Kimsenin kimseyi rahatsız etmeye hakkı yok, biliyorsunuz. Bu davranışlar size hak, bize reva olarak yorumlanırsa, bu konuya riya karışır. Çünkü sizin de rahatsız olduğunuz ve şikayet gerektiren yanlış bulduklarınızla karşılaşmanız kaçınılmazdır. Demezler mi o zaman “Ne yani, rahatsızlık nasılmış,” diye... 

 
 

Turkish Arabic English