İfâde-i Merâm (Kâmûs-i Türkî)

İfâde-i Merâm (Kâmûs-i Türkî)
Târık İLERİ tarafından yazıldı.   
Salı, 19 Ocak 2016 16:47
Şemseddîn Sâmî'nin Kamus-ı Türkî'deki "İfâde-i Merâm" başlıklı mukaddemesi:
 
Lugat kitabı bir lisânın hızânesi (hazînesi) hükmündedir. Lisân kelimelerden mürekkebdir, ki bu kelimeler dahî, her lisânın kendine mahsus birtakım kavâide tevfikan, tasrif ve terkib edilerek, insanın ifâde-i merâm etmesine yararlar. İmdi lisânın sermayesi kelimelerle kavaid-i sarfiyye ve nahviyyesinden ibârettir. 
 
Dünyâda hiçbir âdem tasavvur olunamaz, ki lisânın kâffe-i lugatini bilsin, veya cümlesini hıfzında tutabilsin; ve pek az âdemler vardır ki, lisânlarını tamamiyle kâideye tevfikan söyliyebilsinler. Bu hâl ise her lisânın câmi' olduğu kelimâttan mürûr-ı zamanla birtakımını bâdiye-i nisyanda bırakıp gâib etmesini, ve kavâid-i mahsûsasına mugâyir sûrette söylenerek, fesâhattan mahrum kalmasını, ve'l hasıl geniş ve fasih iken, dar ve galat bir lisân olmasını müntic olur.
 
Lisânları bu inhitattan vikâye edecek ancak edebiyyattır; edebiyyatın yani üdebânın bu babda edecekleri hidmetin ilk hatvesi ise lisanın mükemmeliyyetini teşkil eden kelimelerini ve fesâhatini mucib olan kavâidini hüsn-i muhâfaza etmekten ibârettir. Bu iki şıkkın birincisi lisânın kâffe-i lugatini hâvi mükemmel bir kâmûs, ve ikincisi kavâid-i sarfiyye ve nahviyyesini cami' muntazam bir sarf ve nahiv kitabı vücuda getirmekle hâsıl ve mümkin olabilir. Bunun içindir ki tahrirî ve edebî hâline geçirilmesi meram olunan her bir lisânın en evvel kelimeleri cem' ile bir lugat, ve kavâidi zabt ile bir sarf ve nahiv kitabları tedvin edilmek eskiden beri bir kanun-ı umumî hükmüne geçip, hattâ bugün kürre-i arzın en mehcur taraflarında sakin en vahşî akvâmın bile söyledikleri lisânları öğrenmek isteyen Avrupalılar o lisânların lügat ve sarf ve nahiv kitablarını zabt ve tahrir etmekten işe girişirler. Lugatı ve kavâidi mazbut olmayan lisânın hiçbir vakit elsine-i edebiyyeden addolunmak iddiasına salâhiyyeti olamaz; zira bu iki kitab edebiyyatın esâsıdır. Bina-yı edebiyyat ancak bunların üzerine te'sis olunabilir. Lisânın tedennisine karşı bir sed yerini tutacak dahî ancak bu iki kitabdır. Mükemmel bir kâmûsu olmayan lisân servet-i tabiiyyesi demek olan lugatlerini günden güne gâib ederek, kendi sermayesiyle bir şey ifade edemeyecek derecede dar olur; ve muntazam bir sarf ve nahiv kitabı olmayan lisan doğru söylenmeyi te'min edemeyip, gittikçe daha yanlış söylenir, ve nihâyet büsbütün galat bir lisan halini alır. Binâe'n-aleyh, lisânını fasih ve geniş bir lisan-ı edebî halinde muhâfaza, veya bu hâle tahvil ve ircâ etmek isteyen bir kavim lisânının mükemmel bir kâmûsunu ve muntazam bir kavâid-i sarfiyye ve nahviyye kitabını edinmeye sa'y ü gayret etmek iktiza eder.
 
Bu hakikat cümlece müsellem, ve kâffe-i akvâm-ı mütemeddinenin bu noktadan başladıkları ma'lûm olduğu hâlde biz ki bin seneden beri tahrirî ve edebî bir lisâna mâlikiz, bu kadar müddet zarfında lisânımızın ne kelimâtını cem'edip mükemmel bir kâmûs, ne de kavâidini bihakkı'n zabt edip muntazam bir sarf ve nahiv kitabı vücuda getirmişizdir. Bu ihmal ve kusurumuzun neticesi olarak, hadd-i zâtında hayli geniş ve zengin olan Türk­çemiz ekser kelimelerini gâib edip, Arabî ve Fârisîye arz-ı iftikâr etmedikçe, bir şey ifade edemeyecek derecede dar ve kelimelerinin asıl ve iştikâkı belli olmayacak surette âvâmın telâffuzuna tâbi' galat bir lisân hâlini almıştır. 
alt
Ma'lûmdur ki: Türkçe Asya'nın bütün kısm-ı şimalî­sinde tekellüm olunan elsine-i Turâniyye zümresinden olup el'an oralarda pek vâsi' yerlerde söylenmekte olduğu hâlde, bir şubesi de garba doğru ilerliyerek Avrupa ile Asya'nın birbirine karşı uzattıkları iki büyük ve güzel şibh-i cezirede yani Anadolu ve Rumeli'ndetekellüm olun maktadır. İşte, Çağatayca ism-i sakîmine mukabil, Osmanlıca namıyle şöhret bulan, ve garb Türkçesi namıyle şark Türkçesinden tefriki daha münasib olan lisânımız Türk­çenin bu şubesidir, ki söylendiği yerlerin, Asya-yı vasatî ve şimalîye nisbeten, terakki ve temeddüne olan isti'dâd-ı mevki'i ve tabiîsi sâikasıyle, şive-i telâffuz ve ifâde ciheti çok zarâfet ve letâfet peyda etmiş ise de, Arabî ve Fârisîden ve Rumca ve İtalyanca gibi elsine-i ecnebiyyeden ahz ve istiâre ettiği kelimât ve ta'birata karşı, kendi kelimâtından birçoğunu terk ve fevt etmiş, ve bu lisanların şivesine tebâiyyetle, şive-i asliyye-i Türkiyyesinden bir dereceye kadar ayrılmıştır. Maahâzâ, şark Türkçesiyle garb Türkçesi arasındaki fark, zannolunduğu gibi, İtalyanca ile Latince veya İspanyolca ile Fransızca arasındaki fark kadar, yani bu iki Türkçeden her birini diğerinden büsbütün ayrı ve kendi başına bir lisân addettirecek derecede olmayıp, bu fark ancak şimalî ile cenubî Almanca veya Toskana İtalyancasıyle Napoliten İtalyancası yahud Mı­sır Arapçasıyle Magrib Arapçası arasındaki fark derecesindedir; ve şark Türkçesiyle garb Türkçesi bir tek lisandır, ikisi de Türkçedir. 
 
Hakikat-ı hâl bu merkezde iken, mebde'-i iftirâk olan zamandan yani yedi sekiz karndan beri Türkçenin bu iki şubesini söyleyenler beyninde her bir irtibat ve ihtilât kesilip, tarafeyn üdebasının dahî, tekarrub ve ittihâda bedel tebâud ve tebâyüne çalışmaları, ve imlâ ve suret-i tahrir ve ifadede her iki tarafın büsbütün ayrı birer tarîik ve usûl ittihaz edip, birbirinden büsbütün bîhaber bulunmaları, ve'l-hâsıl, sekiz yüz senelik ihmâl ve tesâmuh ve cehâlet lisânımızın bu iki şu'besini vehleten birbirinden ayrı iki lisân suretinde göstermeye sebeb olmuştur. Ancak bu şu'belerin ikisi de bihakkın tedkik ve ta'mık olunup, i'tibarî ve gayr-ı tabiî olan imlâları dahî bertaraf edilince, ikisinin bir lisan olduğu tezahür eder. 
 
Bu iki şubenin, mebde'-i iftiraklarından beri, hangisi ziyade tebeddül ve tegayyur etmiş, ve hangisi hal-i aslîsinde kalmıştır? Burası tedkik olundukda, lyan görülür, ki şark Türkçesi hemen eski halinde sebat ve devam etmiş ve bizim garb Türkçemiz ise karndan karna küllî tebeddü­lata uğrayıp, nihayet şimdiki hali kesbetmiş. 
 
İmdi, sırf bizim tarafa aid olan bu tebeddüle terakki mi yoksa tedenni mi diyeceğiz? işte asıl mes'ele bundadır. Bu suale verilecek cevab ise ne sırf müsbet ve ne de sırf menfidir. Bu tebeddülde lisanımız min ciheti'n terakki ve min ciheti'n tedenni etmiştir. Gerek telâffuzda ve gerek suret-i ifadede kesbettiği zerafet ve Arabî ve Farisî ile elsine-i saireden aldığı hisabsız kelimelerle kazandığı vüs'at şübhesiz bir terakkidir; lâkin elsine-i Turaniyyenin kaide-i umumiyye-i esasiyyesi olan ahenge tebaıyyeti bir dereceye kadar gâib edip, bu ahenge aslâ uymaz kelime ler ve ta'birler peyda etmesi, ve halis Türkçe olan binlerce 
kelimeleri gûşe-i nisyanda bırakıp elsine-i sâireye arz-ı iftikarla, âdeta bir elsine türlüsü haline geçmesi de elbette bir tedennidir. 
 
Hulasatan diyebiliriz ki: şark Türkçesi telâffuzca ve surat-i ifadece biraz daha kaba, ve bizim garb Türk­çemiz ise çok daha zariftir; lâkin kaidete'n ve esase'n şark Türkçesi doğıu, ve bizimki ise galattır. Arabî ve Farisî ile elsine-i ecnebiyyeden aldığı kelimat ve ıstdâhat sayesinde bizim garb Türkçemiz daha vâsi' ise de, sırf Türkçe ke limat ve ta'birata gelince, Çağatayca bizimkinden çok daha zengindir. 
 
Türkçenin bu iki büyük şubesini iyice tedkik ve mukayese ettiğimizde, şu hakikatlere vâkıf oluruz: Evvelâ, ikisinin de kavaid-i sarfiyye ve nahviyyeleri esase'n bir ve müşterek olup, beyinlerindeki fark bunların ayrı ayrı iki lisan addolun masını mucib olacak derecede değildir; bi'l-akis bir lisan olduklarını isbat için en büyük delil işbu kavaid-i sarfiyye ve nahviyye ittihadıdır. 
 
Sâniyen, îmlâ ve teleffuzca olan fark bertaraf edil dikte, her ikisinin havi oldukları kelimelerin sülüsanından ziyadesi ikisi beyninde müşterektir, ki bu da bir lisan olduklarını gösterir. Çağataycada halis Türkçe olarak birçok kelimeler buluyoruz, ki bugün İstanbul'da müsta'mel değil ise de cümlesi meçhul dahi olmayıp, birtakımı düne gelinceye kadar kullanılıyordu; ve eski şuara ve üdebamızın âsârında bulunmakla, lisan-ı edebîmize dahildir; birtakımı da Anadolu'da elyem müsta'mel olup, yalnız bir mikdarları Osmanhlar tarafından hiç kullanılmayarak, Çağatacaya mahsus kalmıştır. Bunlardan da ba'zılarımn bizim Türk­çede müteradifleri olduğu halde, ba'zılarımn mukabilleri olmayıp, biz onların yerine Arabîden, Farisîden veya elsine-i ecnebiyyeden müstear kelimeler kullanıyoruz. Bunların ise yabancılığı ve Çağataycadakilerin Türkçeliği müsellem olduğundan, bunlara çagatayça namım ver mek hatadır; bunlar halis ve safi Türkçe kelimelerdir, ki bizce ihmal olunup, unutulduğu halde, şarktaki hem-cins lerimiz tarafından, yani Türkçenin beşiği ve mahall-i aslîsi olan Türkistan'da, hıfzolunmuştur. Bunların bizce dahi mevki'-i istı'male konularak, ihyasıyle, lisanımızın bir kat daha kesb-i vüs'at ve istiğna etmesi her sahib-i hamiyyetin arzu edeceği bir iştir.
 
Rabia'n-aleyh bizim garb Türkçemizde şarktaki hem cinslerimizin anlamadıkları birçok kelimeler mevcud dur, ki bunların ekseri elsine-i ecnebiyyeden müsteardır, ve ba'zıları tekellümde müsta'mel lugât-ı müvellededendir. Lisanımızın bu veçhile teşettüt ve tefrikine sebeb olan hal ise, yukarıda dediğimiz gibi, mükemmel ve kâffe-i lügati ni cami' bir kamusu ve mazbut bir sarf ve nahvi olmamasıdır. En garibi şurası ki: havi oldukları kelimelerin yüzde sekseni aslâ lisanımızda kullanılmayan ve kullanılmasına da ihtiyaç olmayan lügat kitablarma "lugât-ı Osmaniyye" namı verilmiştir, de sırf Türkçe kelimelerin zabt ve tefsiri 
"ma'lûmu i'lam" kabilinden addedilerek, lüzumsuz ve faidesiz addolunmuştur. Bu fikirde bulunanlara karşı denilebilir ki: her kavim kendi lisanının lügatlerini zabt ve tefsire muhtaç olmaya idi, sırf Arabîden Arabîye müfessir Kamuslar, Sıhahlar, Lübâblar, Lisanü'l Arablar, Muhitü'l muhitler; Farsîden Farisîye Burhanlar, Ferhengler; Fransızcadan Fransızcaya Bescherelle'ler, Larousse'lar, Littre'ler vücuda gelmezdi.
 
Her lisanın en mükemmel ve en mufassal lügat kitabı yine o lisanda ve o lisanla mütekellim olanlar tarafından zabt ve tedvin olunduğu halde, biz neden, bütün âlemden müstesna olarak, lisanımızın bir lügat kitabı ihtiyacından müstağni olalım?  Lâkin, memleketimizde ulûm ve maarif terakki ve teammüm ettikçe, akıbet bu hakikat dahi anlaşılıp, li sanımızın mükemmel bir kamusuna olan ihtiyacımız maariften bihakkı'n behre-dar olan evlâd-ı vatan tarafın dan arzu olunmaya başladı. Bir lisanın kamusu o lisanda müsta'mel kâffe-i lugâtı cami ' ve o lisanda kullanılmayan kelimelerden ârî olmak şarttır. Bu hâlde, lisanımızda müsta'mel ve gayr-ı müsta'mel olan kelimat-ı Arabiyye ve Farisiyyeyi cami ' olup da asıl Türkçe kelimelerden ârî olan lügat kitablan lisanımızın malı olmadığı gibi, sırf Türkçe kelimeleri havi olup da bizce müsta'mel kelimat-ı Ara biyye ve Farisiyyeyi ve ıstılâhat-ı mütenevviayı cami ' olma yan kitablara da lisanımızın mükemmel kamusu nazariyle bakılamaz. "Efradı cami' , ağyarı mani" ta'rifi, her hususda olduğu gibi, bu babda dahi düsturu'l-amel olmak iktiza eder. Lisanımız için tertib olunacak kamus bu lisanda müsta'mel gerek Türkiyyü'l-asıl ve gerek elsine-i sâireden me'huz kelimat ve ıstılâhatın cümlesini cami' , ve lisanı­mızda müsta'mel olmayan kelimelerden ârî olmahdır. 
alt
Böyle mükemmel bir kamusa olan ihtiyacımız bu günkü günde cümlece müsellem, ve şimdiye kadar lisanımı­zın böyle bir kitabdari mahrumiyyeti ne derecelerde bâdi-i teessüf olduğu ma'lûmdur. Ancak bunun lüzumu ne kadar büyük ise, cem' ve tertibi de o kadar müşkil ve pek zah metli bir sa'y u ikdama muhtaçtır. 
Ömrümün 12 senelik bir kısmını zabt ve istihlak eden "Kamusu'l-A'lâm"ın hitamında, lisanımızın mükemmel bir kamusunu tertibe sa'y etmekliğimi hâhiş-geran-ı maariften birçok zevat-ı kiram şifahe'n ve tahrire'n ihtar etmişlerdir. Her ne kadar "Kamusu'l A'lâm" a peyrev olmak üzere, ki tab-ı mezkûrun hitamından evvel "Kamus-ı Arabî" ye bed'  ve mübaşeret etmiş idisem de, mükemmel bir "Kâmus-ı Türkî" ye olan ihtiyacımız "Kamus-ı Arabî"ye olan ihtiyacımızdan akdem ve daha umumî olduğundan, "Kamus-ı Arabî" ye devam etmekle beraber, bunun dahi tertibi hakkında ki ibrâmat-ı vakıaya icabet etmeyi vezaif-i hamiyetten addettim. 
 
Zate'n böyle bir "Kamus-ı Türkî"nin tahriri eskiden beri menvî-i zamirim olduğu halde, tertibinde tasavvur ettiğim müşkilat cür'etime bir sedd-i mümanaat çekmişidi. Fikr-i âcizaneme göre, bir Kamus-ı Türkî, mükemmel ola bilmek için, Türkiyyü'l-asıl olan kelimelerin kâffesini cami' olmak iktiza eder; halbuki lisanımızın kelimelerini cem' ve zabt hususunda şimdiye kadar pek az himmet olunmuş; ve her kavim ve ümmette lügaviyyunun esamî ve teracimi mücelledat teşkil ettiği halde, biz de bu ihmle teveggul etmeyi kimse düşünmeyip lisanımızın kelimatı heman gayr-ı mazbut bir halde kalmış olduğundan, böyle bir eserin mükemmeliy yeti mümkin olabilmek için, Türkçede muharrer kâffe-i asa rın tetebbu'ıyle iktifa olunmayıp bu lisanın söylendiği memâ­likin cümlesine tul-i müddet seyahat ve lisanlarını iyi bilen sunûf-ı muhtelife-i ehâli ile sohbet edilerek, en nadirlerine varıncaya kadar kâffe-i lugât zabt ve kayd olunmak iktiza e der. Bu ise bir âdemin bütün ömrünü buna hasretmesine mü­tevakkıf olduğu halde, yine vehle-i ulâda pek o kadar mü­kemmel olamayıp, birbirini takib edecek lügaviyyunun tetâbu-'i mesaî ve himematiyle ve mürur-ı zamanla tekem mül edebilir. 
 
Bu mülâhaza bir Kâmûs-ı Türkî'nin tertibine teşebbüs hususunda niyyetime ötedenberi bir sedd-i mümaneat olma kta iken, bu defa ibrâmat-ı vâkıaya karşı duramayıp, (ما لا یدرك كله لا یترك كله) (Hepsi anlaşılmıyor diye bütünü terk edilmez, bırakılmaz) kelâm-ı hikmet âmizine tebâıyyetle, (كم ترك الاول للاخر) (Evvelkiler sonrakilere ne terk etti ki, bıraktı ki) fehvâsınca bundan sonra lisânımızda, ilm-i lugatle iştigal edecek udebâ-yı istikbâl tarafından kusur ve ne kayısı ikmal olunmak ümidiyle, mümkin mertebede ve elden geldiği kadar mükemmel olmak üzere müstaîn'en biavnihi tealâ, işbu Kamus-ı Türkî" nin tertibine mübaşeret ettim. 
 
Bizce ihmal ve ferâmuş edilip, şark Türkçesinde müsta'mel bulunan hâlis Türkçe kelimelerin ve ale'l husus bunlardan lüzumlu ve değerli olanlarının derci, ve bu veçhile bunların bizim Türkçeye dahi kabuliyle ihya ve ta'mimleri hususuna hidmet etmek ahass-ı âmâlim iken, mücerred kavmiyyet ve cinsiyyet mahabbetini takdir ve iltizamla bunları Arabî ve Farisî ta'birat-ı tumturak kâraneye tercih edecek zevatın henüz nedreti ve ekseriyyetin bu fikre muhalif bulunması kısme'n bu hidmetten kendimi mahrum bırakmağa beni mecbur etmiştir. 
 
Maahâzâ, bu kamusun Türkiyyu'l-asıl kelimatın me'nus ve üdebay-ı hazıra ve sâlife tarafından müsta'mel olanlarıyle, kendileri metruk oldukları halde, müştakları müsta'mel bulunan kelimat-ı esasiyyeyi ve ihyası elzem olan ba'zı metrukâtı ve lisanımızda müsta'mel luğât ve ıstılâhat-ı Arabiyye ve Farisiyye ve ecnebiyyenin kâffesini cami' olmasına elden geldiği kadar sa'y u gayret olunarak, ekser-i lugâtın ne gibi ta'biratta kullanıldığı, ve isti'malle rinin lüzum veya adem-i lüzumu dahi şerh edilmiş; ve her lügatin maanî-i muhtelifesi işarat-ı mahsusa ile ayrılıp, icabında misallerle dahi izah olunmuştur. 
 
Lisanımızın cümle-i müşkilatından biri dahi Ara bîden me'huz kelimatın daima lugat-ı Arabdaki maanîyi hıfzetmeyip, ekseriya farklı bulunmalarıdır. Arabîde de veye, çöle ve çadıra müteallik muhtelif maanîsinden sarf-ı nazar olunup da, maanî-i asliyye-i Arabiyyesinden yalnız bizce lâzım olan bir veya ikisini muhafaza edenlere deyecek yoğise de, kelimat-ı Arabiyyenin birtakımı lisa nımızda Arabîde aslâ haiz olmadıkları bir ma'na ile kul lanılıyor, veyahud Arabîde hiç mesmu' olmayan bir babdan tasrif olunuyor.
 
Meselâ "ihsas, ihtisas, istimzaç, müdrir" gibi kelimeler bu kabüdendir. imdi lâfza'n veya ma'n'en Arabî olmayan ve hiç bir kamus-ı Arabîde bulunmayan bu kelimelere "kelimat-ı Arabiyye" namını verebilecek miyiz? Ba'zı zevat böylelerine "lugât-ı müvellede" namını vermek istiyorlar; lâkin ma'lûmdur, ki lugât-ı müvvellede mensub bulunduğu lisanla mütekellim olan halk beyninde tevellüd ve tahssül edene denir; yoksa o lisanın yabancıları tarafından icad olunanlarına "ga lat" dan başka hiç bir sıfat yakışamaz. Biz Türkçe lugât-ı müvellede teşkil edebiliriz; lâkin lugât-ı Arabiyye tevlidine hiçbir hak ve salâhiyyetimiz yoktur. 
 
Binâe'n-aleyh, fikr-i âcizaneme kalırsa, bu gibi lugatlarm beyne'l-avam müs ta'mel olanlarına galat tarikiyle Arabîden me'huz lugât-ı Türkiyye nazariyle bakmalıyız; mücerred lisan-ı fennî ve edebîye münhasır bulunanlarını ise tashih veya tebdil edip, galat kullanmamalıyız. Bunun için, bu kamusda bu gibilerin zikr ü tefsiri sırasında o veçhile izahat verilip, tashih ve tebdilleri sureti dahi ihtar olunmuştur. 
 
Erbâbının ma'lûmudur ki bu kabilden kitablarda mündericatın kesret ve vüs'atı kâfi olmayıp, hüsn-i tertib ve usul-i müttehazenin dahi ehemmiyyeti pek büyüktür. Meselâ Arabîde Firuzâbâdî'nin Kamusu ve bunun şerhi olan "Tacu'l Arus" ile "Lisanu'l Arab" ve sırf Türkçe kelimeler için Vefik Paşa merhumun "Leh­çe-i Osmanî"si ilm-i lugatta ehemmiyyetten sakıt kitablar değildir; lâkin bunlar kâffe-i eshab-ı murâcaatın değil, belki yalnız lugat tertib etmek isteyen lügaviyyunun işine yarayabilecek bir usul ve tertibtedir. Lugatler kolay bulunabilecek bir tertibde sıralanmış olmadıktan başka, ma'naları dahi birbirlerinden ayrılmayıp, ve lâyıkı veç­hile tefsir ve misallerle izah olunmayıp, karma karışık ve hepsi birden atılmıştır. Bundan ise ancak erbab-ı ih tisas kemal-i zahmetle ve nice müşkilatla istifade edebilir. 
 
Bundan mâada lisânımızın Türkiyyü'l-asıl olan kelimatını câmi ' olup da Arabî ve Farisîden me'huz lugat ve ıstılâhat-ı ı müsta'mele ve me'nuseyi havi olmayan bir lugat kitabı meselâ tngilizcenin Franzsızcadan müstear kelimatını ya'ni bu lisamn heman nısf-ı lügatini havi olma yan bir lugat kitabına benzer, ki böyle bir kitab tertibini hiç bir İngiliz tasavvur bile etmemiştir. "Kamus-ı Türkî"ne lisanımızın mütemmimatından olan bu gibi kelimat ve ıstılâhattan mahrum olmalı, ne de "lugât-ı Osmaniyye" nâmıyle neşr olunan nice cesim kitablarımız gibi, Türkçede değil, Arabî ve Farisîde bile isti'malleri ender olan garaib-i lugât-ı Arabiyye ve Farisiyye ile memlû bulunmalıdır.
 
Bizce müsta'mel lugât-ı Arabiye ve Farisiyyeyi câmi' olduğu halde, bu kitabın "Kamus-ı Türkî" namıyle tesmi yesine belki i'tiraz edenler bulunur; lâkin lisanımız lisan-ı Türkîdir, bu lisana mahsus lugat kitabına dahi başka isim düşünmek abestir. Lisanımızda müsta'mel kelimelerin cüm lesi de, herhangi lisandan me'huz olursa olsun, hakikate'n müsta'mel ve ma'lûm olmak şartıyle, Türkçeden ma'duddur. 
 
Lisanımıza mahsus olarak elsine-i muhtelifeye mütercem ne kadar lugat kitablan var ise, cümlesine mü­racaat olunduğu halde, içlerinde lisanımızın hal-i hazı­rına ve ilitiyac-ı hakikîsine en ziyade muvafık ve bihakk'n Türkçenin lugat kitabı denmeye şayan bundan on yedi sene evvel Türkçeden Fransızcaya olarak âcizane tertib ettiğim lugat kitabını bulduğumu da, makam-ı tefahhürde olmayarak, itirafa mecburum. 
 
Yine tekrar ederim ki: Lisanımızın kelimat-ı asliyyesi henüz tamamiyle zabtolunmadığı gibi, bizce müs ta'mel lugât-ı Arabiyye ve Farisiyye dahi lâyıkiyle teayyün etmediğinden, ve sair böyle müşkilattan dolayı, şimdilik her cihetçe mükemmel bir Kamus-ı Türkî tertibi pek müteassir olmakla, meydana koyduğum bu eserin dahi o derecede mükemmeliyyetini iddia edemem; lâkin herhalde lisanımız için diğer lügat kitabına ihtiyaç bırakmayacak bir hal ve surette olmasına fevka'l-ade sa'y ü gayret olundu­ğundan, ahlâf tarafından ikmali mümkin olabilecek bir esas yerini tutabileceği, ve lisanımızın tahdid ve ta'yinine ve tashih-i galatatına dahi hidmet edeceği me'mul-i kavimdir.
 
Hele bu gibi müracaat kitablarında ara nılacak kelimenin kolaylıkla bulunup, ma'nasınm suhulet le ta'yini için elzem ve lâbüd olan kaide ve usule riayet hususunda, yirmi seneden beri lügat kitabları tertibiyle tevaggulüm ve bu veçhile fenn-i lügate ihtisasım yardımıyle, bu eserin kusursuz olduğunu iddia edebilirim. Bizde mütedavil lügat kitablanmn çoğunda huruf-ı heca tertibine lâyıkiyle ve temamiyle riayet olunmadıktan başka, ekseriya kelimeler ilk harflerinin harekesine göre sıralanıp, meselâ hemze-i meftuha ile başlayanlar ayrı ve hemze-i meksûre ile bed' edenler ayrı dizilmiş, ve ke zâlik kâf-ı Farisî kâf-ı Arabîden ayrılmıştır; halbuki herekeler hatlımızda yazılmadığı gibi, kâfin , muhtelif telâffuzları dahi her vakit işaretle tefrik olunmadığından, ve insan ma'nasını bilmediği kelimenin bi't-tabı' hare kâtını dahi bilemeyeceğinden, nerede arayacağını şa­şırıp istifade edememesi tabiîdir. Ma'naları dahi kezâlik birbirinden hiç bir işaretle aynlmaksızın karmakarışık konulup, hangıları müteradif ve hangileri muhtelif maânîden olduğu fark olunamaz. 
 
İşbu "Kamus-ı Türkî"de lugâtın ilk harflerinden son harflerine varıncaya kadar huruf-ı heca tertibine riayet olunduğu halde, harekelere ve mevhum işarata riayet olunmamıştır; ve maahâzâ lugatlarm harekât ve işarat-ı lâzıma ile telâffuzları ta'yin olunup, suret-i kıraetlerinde şübhe ve tereddüde mahal bırakılmamıştır. Arabî ve Farisîden me'huz olan kelimeler tefrik olunduğu gibi, her lügatin aksam-ı kelimenin hangisinden olduğu dahi mukataat-ı mahsusa ile gösterilmiş; ve gerek asıl Türkçe gerek Arabî ve Farisî kelimelerin suret-i iştikak veya terkibi şerh olunmuştur. Maânî-i muhtelife kesret-i isti'mallerine göre rakamlarla sıralanıp, aynı ma'nayı terceme ve ifade eden kelimeler fasıla (,) ile, misaller dahi (:) noktateyn ile ayrılmıştır. Istılâhat-ı ilmiyye ve fen niyye ile lügatin ma'nasmı değiştiren ta'birat-ı mahsusa II işaretiyle ayrıldığı gibi, lügatin cinsi değiştiğinde ya'ni aksâm-ı kelimenin birinden diğerine intikali, meselâ isim iken sıfat olması, halinde dahi=, ve kelime veyahud ta'bir ile ma'nası arasına da (") işareti vaz' olunmuştur. 
 
Esma ve masâdır-i Arabiyyeden elif-i memdude ile hitam bulanlardan lisanımızda âhırlarındaki ( ء ) iskat olunup, meselâ ( شعراء ) yerine ( شعرا ) kullanılırsa da, mahzâ esasen hemzenin mevcud olduğu bilinmek, ve meselâ izafet halinde (شعرای عرب) denilecek yerde, hemzenin ızhariyle (شعراء عرب) demek daha fasih olacağından, ona göre kullanılmak için, bu hemzeler yazılmıştır. 
 
Tâ-i te'nisle hitam bulan esmâ-i Arabiyye Arabîde daima yuvarlak (ة) ile yazılırsa da, Türkçede ba'zıları ( ه ) ve ba'zıları uzun (ت) ile kullanıldığından, işbu kamusda bu ülfete riayet olunmuştur. Binaları teaddî için olan masâdır-ı Arabiyye "olmak, olunmak, edilmek" gibi ef'al-i iane-i Türkiyye ile terekküblerinde lâzım ve mu tavaat binasına intikal ettiklerinden, ba'zı yeni lugat nüvislerimiz bunları meselâ "ifham = anlatmak, anlatıl mak" gibi her iki ma'na ile terceme etmeyi âdet etmişler se de, bu fark sırf Türkçe fi'l-i ianeden gelip, masdar-ı Arabînin hadd-i zâtında ma'nası ne ise yine o, ya'ni meselâ "kesr=kırma" ve "inkisar= kırılma" olduğundan, biz bu kaide-i esasiyyeye riayet edip, nafile yere tatvil-i makal ve teşviş-i ezhandan tevakki eyledik.
 
Esmâ-i Arabiyyenin Türkçede müsta'mel olan cem'-i mükesserlerini sıralarında derc ettikse de, maânî ve tafsilatını müfredleri maddelerine ta'lik edip, yalnız ayrıca maânî-i mahsusaya gelenleri ve müfredsiz kullanılanları kendi sıralarında beyan ediyoruz, lisanımızda müsta'mel olan Farisî ve Arabî tesniyeleri ve sıfatların müenneslerini dahi müfred ve müzekkerleri sırasında zikrediyoruz. 
Istılâhat-ı fenniyyeye gelince: ma'lûmdur ki her fennin ıstılâhat-ı mahsusasını cami' ayrıca cesim ve bazen mücelledattan mürekkeb Kamus-ı hususîsi vardır.
 
Bu hâlde kâffe-i fünûnun ıstdâhıtım bu kitaba cem' etmek muhâldir. Ancak her bir fennin ıstılâhatımızdan birtakımı umumca ma'lûm ve müsta'mel, ve birtakımları da yalnız o fennin müntesibîn ve mütehassısînine mahsus ve münhasırdır. Birinci şıktan olan ıstılahat bu kitaba derc olunup, ikinci şıktan olanlarından bi't-tabı' sarf-ı nazar olunmuştur. 
 
El hâsıl, lisânımızın şimdiki hâline göre, ve bugünkü günde mümkin olabilecek derecede, mükemmel bir lugat kitabı olmasına sa'y u gayret olunmuştur. Neşri hususuna gelince: bunu dahî "Kâmûs-ı Arabî" gibi kendi hisâbıma çıkarmaya karar vererek, o sûuretle i'lân ettikten ve bir iki cüz'ünü tab' ettirdikten sonra, zamanımızda neşriyyat-ı nâfia ile terakkî ve teammum-i maarife ciddî hidmetler îfâsına muvaffakiyyeti cümlenin ma'lûmu olan "İkdam Gazetesi" sahibi Cevdet Beyefendi bu kitabın dahi neşrini der'uhde etmeye talib olmakla, zaten muharrirlikle nâşirliği cem' etmek biri ma'nevî ve diğeri maddî iki ağır yükün altına girmek olduğunu bildiğim hâlde, bu külfete nâçar katlanmış olduğumdan, ve müşârü'n-ileyhin bunu dahî sür'at ve intizâm ve mükem meliyyet-i matlûbe ile neşre muvaffak olacağını hidemât-ı sâbıkası delâletiyle bildiğimden, ale'l-husus memleketimizde tâkat-fersâ olan neşri gâilesinden kurtulmak, ve hem de devâm-ı neşriyle ikmâlini taht-ı te'minde bulundurmak mülâhazasiyle, teklif-i vakum hemân kabul ile neşri vazîfesini kendilerine terkeyledim. Erenköy, 20 Ramazan 1317.
 
Târık İleri
Bu e-Posta adresi istek dışı postalardan korunmaktadır, görüntülüyebilmek için JavaScript etkinleştirilmelidir
Whatsapp: 0553 601 06 32