Zekâsını En Çok da Entrikalara Kullanan Bir Siyasetçi

Zekâsını En Çok da Entrikalara Kullanan Bir Siyasetçi
Târık İLERİ tarafından yazıldı.   
Cumartesi, 20 Haziran 2015 18:48

Son 60 senelik siyasî hayatımızı derinden etkileyen ve şekillendiren isimlerden bir siyasetçi hayata gözlerini 91 yaşında yumdu, nihâyet.

Herhâlde, nicelerine, ‘Ne kendisi eyledi rahat, ne halka verdi huzûr / Çekildi gitti dünyadan, dayansın ehl-i kubûr (kabir ehli)'  deyimini hatırlatan, baştan sona macera dolu bir hayat...

Bugün onun bu macera dolu hayatının en menfi yönlerini yakından ve bizzat yakından müşahade etmiş olduğu düşünülebilecek olan bir Başbakan Davudoğlu’nun, onun vefatı üzerine, şaşırtıcı bir şekilde 3 gün resmî yas ilan etmesi bile bu maceralı ve çok renkli hayatın ilginç bir yansıması sayılabilir.

*

Annesi Ümmühan Teyze ve babası Hacı Yahya Efendi, asil Anadolu köylülerindendiler ve rahatlıkla söylenebilir ki, köylerinin İslâmköy olan ismine lâyık bir hayat sürüyorlardı. Oğullarının siyaset yollarında ilerleyişinden onların hayatlarının etkilendiği herhalde söylenemez.

Ümmühan Teyze, heybesine doldurduğu, tereyağı, peynir, bulgur, tarhana gibi erzâkı omuzlayıp başında yazması, ayağında Isparta civarındaki köylü kadınların giydiği şalvarı ile Ankara’ya, başbakan olan oğlunu görmeye geldiği zaman da asaletinden, soylu duruşundan zerrece taviz ve fire vermezdi. Onun o asil duruşunu merhûm Necîb Fâzıl, bir şiirinde, ‘domuz yavrulayan kısrak tepinir’  mısraıyla dile getirmişti.

*

Parlak ve kıvrak bir zekâsının olduğu reddedilemez herhâlde.. Nitekim, köyünde çobanlık yaparak, ‘sığır güderek’  mekteb sıralarını tırmanan bu genç insan, İstanbul Teknik Üniversitesindeki tahsil yıllarında dikkati çekecek ve üniversiteyi bitirir bitirmez Amerikan Hükûmeti’nin verdiği bursla okumak üzere Amerika’ya götürülen ilk gençlerden birisi olarak sivrilecek ve Amerika’dan döner dönmez ve henüz 29-30 yaşındayken, Başvekil Adnan Menderes tarafından Devlet Su İşleri Genel Müdür Yardımcılığı’na ve bir sene geçmeden de Genel Müdürlüğe tayin edilecekti.

*

Daha sonraları siyasî hayatın renkli isimlerinden olan İhsan Sabri Çağlayangil, hâtıratında, Bursa Valisi olduğu yıllarda, Bursa’nın su derdini anlatmak üzere Adnan Menderes’e gittiğinde, onun kendisini fazla dinlemeden hemen DSİ Genel Müdürü’ne gönderdiğini, oraya gittiği zaman karşısında gencecik, toy bir delikanlı çıkınca hayal kırıklığı yaşadığını, ama, birkaç dakikalık bir konuşmadan sonra, bu genç insanın, Bursa’nın gelecek on yıllardaki su ihtiyacının bile nasıl karşılanacağına dair planları hazırlamış olduğu dosyaları masaya koyunca hayret ettiğini anlatır, özet olarak.

Ve, işbu Su İşleri Gn. Müdürü, 27 Mayıs Askerî Darbesi’nden sonra bulunduğu makamdan alınır ve askerliğini yapması için kışlaya gönderilir.

*

Cumhurreisi Celal Bayar ve Başvekil Adnan Menderes ve bütün Demokrat Parti kadrolarının zindanlara doldurulup, Yüksek Adâlet Divanı adıyla Yassıada’da kurulan düzmece bir mahkemede yargılanıp, ülkeye 10 yıl parlak hizmetler vermiş ve kitleler tarafından çılgınca sevilen Başvekil Adnan Menderes ve iki Bakan’ının (Dışişleri Bakanı Fatin Rüşdü Zorlu ve Maliye Bakanı Hasan Polatkan) asılarak öldürülmeleri ve diğer yüzlerce siyasetçinin de ağır hapis cezalarına çarptırılmaları, ve o cezaların infazı sırasında, toplumun en küçük bir tepki ortaya koyamayıp, sinmesi, bu genç -eski- Genel Müdür’ün ruhunda ve zekâsında da derin travmalar meydana getirmiş olmalıdır.

*

Adnan Menderes ve arkadaşlarının dârağacına çekildiği, kitlelerin gizli hıçkırıklardan başka hiçbir tepki veremediği, derin travmaların bütün toplumda yaşandığı ve yeni partiler kurulmasına izin verildiği o dönemde, bu genç eski Genel Müdür, Adnan Menderes’in siyasî mirasına sahib çıktığı kanaatini topluma vererek yeni kurulan Adâlet Partisi’nin Ankara İl Başkanlığı’na getirilir ve bu partinin genel merkezinde de bir ekip hâlinde, etkili şekilde çalışır. Bu ekip, (Korkut Özal’ın hâtıralarında yazdığına göre) Necmeddin Erbakan, Turgut Özal ve Korkut Özal gibi isimlerdir. Ve onlar, yeni açılacak Meclis’te cumhurbaşkanı seçileceğine kesin gözüyle bakılan ve dârağaçlarının gölgesinde yapılan seçimlerde Samsun Senatörü seçilmiş bulunan Prof. Ali Fuâd Başgil’in çevresinde yer almaya hazırlanmaktadırlar.

Ama, İstanbul’dan Ankara’ya trenle gelirken her yerde tekbîrler getirilerek, kurbanlar kesilerek karşılanan Ali Fuâd Başgil’i ihtilalci subaylar trenden indirip Etlik-Keçiören sırtlarında bir bağ evine götürürler, -Menderes ve arkadaşlarının idâmlarının üzerinden henüz bir ay geçmemişken- kazdıkları bir çukuru göstererek cumhurbaşkanlığına aday olmayacağına dair kendisinden söz isterler, o da, kendisinin aday olmayabileceğini, ama milletin temsilcilerinin kendisini seçmeleri halinde bu vazifelendirmeye karşı duramayacağını söyleyince; iki gün kadar kendisinden haber alınamayan Başgil’in silah tehdidiyle, zorla, istifa ettirilip, İsviçre’ye geri gönderildiği anlaşılır. (Adâlet Partisi’nin Genel Başkanı, em. Org. Ragıb Gümüşpala’dır.)

*

İntihab sonrasında, yeni hükûmet ihtilalci/darbeci askerlerin dayatmasıyla bir koalisyon hükûmeti şeklinde, İsmet İnönü başbakanlığında kurulur. Birkaç ay sonra, bir gece, Adâlet Partisi’nin Ankara il merkezi, tahrik edilmiş, yüzlerce-binlerce genç tarafından tahrib edilir, bütün evrak ve malzemeler sokaklara fırlatılır. Başbakan İsmet İnönü’nün bu saldırganlık ve vandallık karşısındaki sorumluluk duygusu dönemin iktidar yalakası medyası tarafından alkışlanır. İsmet Paşa’nın izahı, o dönemi çok iyi yansıtan ‘kemalist devlet adamlığı’ anlayışının bir özeti halindedir:

‘-Ne yapalım, gençleri tahrik etmesinlerdi..’

Ama, o hadiseler sırasında ilginç bir sahne daha vardır:

Adâlet Partisi’nin Ankara İl Başkanı olan ve ayrıca Amerikan Morrison firmasıyla da ortak işler yapan genç Süleyman Demirel’in, o saldırılar sırasında, gece karanlığında, binanın arka tarafından, ‘şapkasını alıp sıvıştığı’ sonra anlaşılacaktır.

Bunun, onu ayıplamak için söylendiği sanılmasın.. Bunların, devlet yönetiminin dârağaçları çalıştırarak bütün bir halkı koyun gibi gütmeye çalışan darbeci zorbalar elinde ne hâle getirildiğinin ve toplumun hemen bütün kesimlerinde nasıl bir korku ve sindirilmişlik duygusunun hâkim kılındığının anlaşılması açısından zikredildiğini belirtmeliyim.

Bu arada, ilginç bir detayı da gözden kaçırmamak gerekir.

1963 yazında, henüz o zamanki Amerikan Başkanı J. F. Kenedy’nin öldürülmesinden üç ay kadar önce, Amerikan Başkan Muavini L. Johnson, Ankara’ya gelir. Ve o ziyaret sırasında, Johnson, Adalet Partisi’nin Ankara İl Başkanı sıfatından başka bir resmî özelliği olmayan Süleyman Demirel’le bir görüşme yapar.. (Kennedy, birkaç ay sonra, 22 Kasım 1963 günü Texas’da, dünyayı şoke eden bir suikasdde öldürülür ve yerine, otomatik olarak Amerikan Başkanlığı’na Johnson gelir.)

*

1963-64 yılları, Harb Okulu Kumandanı Kur. Alb. Tal’at Aydemir önderliğindeki son askerî darbe teşebbüsü (aynı kişinin önceki darbe teşebbüsü, 22 Şubat 1962’deydi) 21 Mayıs 1963 günü ancak kanlı şekilde bastırılabildiği, derin sosyo-ekonomik buhran yıllarıdır.

Ayrıca, Adnan Menderes’in son döneminde, Yunanistan-Türkiye ve İngiltere arasında üçlü olarak imzalanan Londra-Zürih Muahedesi’yle ve yönetimin Rum ve Türkler arasında üçte bir nisbetinde taksim edildiği, sun’î bir devlet hâline getirilmiş olan Kıbrıs Devleti’nin cumhurbaşkanı konumuna gelen Başpiskopos Makarios, Türkiye’deki iç buhranları fırsat bilerek, adayı bütünüyle Yunanistan’a bağlamanın tedhiş/terör eylemlerini tırmandırmaktadır. İsmet Paşa, 1964'ün yaz aylarında, Makarios’u durdurmak için, Kıbrıs’da bazı mevzileri bombardıman ettirir.

Ama, hemen arkasından Amerika’dan da zılgıtı yer..

Yeni Amerikan Başkanı tarafından yazıldığı için, ‘Johnson Mektubu’ olarak bilinen ve muhtevası kamuoyuna sızdırılan tehdidlerinde, Johnson‘un,  -saldırılara devam edilmesi hâlinde-, Türkiye’nin ağır bedeller ödeyeceğini, bütün sanayi merkezlerinin, limanlarının, demir yollarının, havaalanlarının bombardıman edileceğini ihtar ettiği topluma yansıtılır.

O yılların, ‘Amerika’dan buğday gelmediği zaman, ülkenin aç kalacağı’  korkusunun hüküm sürdüğü yıllar olduğu da unutulmamalıdır..

İsmet Paşa ise, ‘Johnson Mektubu’na, dolaylı bir mukabele olarak, ‘Dünya yeniden kurulur ve Türkiye de bu yeni dünyadaki yerini alır.’ diye bir karşılık verir, ama, bunun nasıl olacağını kimse bilemez ve söyleyemez. Fakat bu söz yine de solcu-marksizan çevreleri ve de Sovyet Rusya’yı biraz umutlandırır. 

O sırada, Belediye intihapları (seçimleri) yapılacaktır, Türkiye’de..

Seçimin yapılacağı günün öncesi gece, Adâlet Partisi Genel Başkanı Ragıb Gümüşpala, yatağında ölü bulunuverir. Ve seçimleri büyük bir ezici ekseriyetle Adâlet Partisi kazanır.

*

Arkasından..

Adâlet Partisi’ne yeni Genel Başkan seçilmesi gerekmektedir..

Hemen, ‘Koca Reis’ diye anılan Ispartalı Dr. Sâdeddin Bilgiç’in ismi öne çıkarılır, milliyetçi-muhafazakâr denilen kesimler tarafından..

Ve sanki o iş tamam sanılırken..

(Simavî’lerin) Hürriyet gazetesi, kocaman ve toplumda heyecan uyandıracak bir başlıkla,‘Koca Reis’in karşısına, yeni bir aday çıkarır:  ‘BARAJLAR KRALI SÜLEYMAN DEMİREL..’

Türkiye toplumu, Menderes döneminin Su İşleri Genel Müdürü Süleyman Demirel’in isminden ve varlığından böylece haberdâr olur.

Ve bir kısım solcu çevreler onu hemen Morrison Süleyman diye anarlar ama, onun Amerikan Başkanı Johnson’la kolkola çekilmiş fotoğrafları da gazetelerde arz-ı endam eder..

Henüz 40 yaşında genç bir mühendis..

Ama, arkasından ‘mason’ olduğu hakkında ciddî iddialar ortaya atılır ve kimi vesikalar yayımlanır.

1964 sonbaharında Adâlet Partisi, kendisine yeni bir Genel Başkan seçmek üzere Büyük Kongre’sini toplar.

Her iki aday da konuşur.. İkisi de Ispartalıdır 

Süleyman Demirel, kendisinin mason olduğu iddialarına hiç değinmez..

Ama, orada söylediği bir cümle, bütün o iddiaları etkisiz hâle getirmeye yeter: Çünkü o zaman dilimi, 1923’lerden itibaren İslamî terminolojinin siyaset meydanında hemen hiç kimse tarafından kullanılmadığı bir dönem iken, Süleyman Demirel’in kullandığı sözler, 40 yıldır korkunç bir kemalist-lâik terör baskısı altında sindirilmiş olan bir Müslüman toplumun yüreğini hoplatacak cinsten çarpıcıdır. Ve Demirel o cümle sâyesinde büyük bir ekseriyetle, Adâlet Partisi’nin Genel Başkanı seçilir:

-Ben evinde, Kur’ân okunmadan sabah kahvaltısı yapılmayan bir âilenin çocuğuyum.’

 

***

Evet, Ragıb Gümüşpala’nın Haziran 1964’de ânî ölümüyle boşalan Adâlet Partisi Umum Reisliği için Süleyman Demirel ismi bir anda ortaya çıkarılmış ve kamuoyuna ‘Barajlar Kralı’ diye cilâlanıp yaldızlanarak ve Kennedy’nin katledilmesinden sonra Amerikan Başkanı olan Johnson’la çekilmiş kolkola fotoğraflarıyla en etkin aday olarak sunulur Genel Başkanlık yarışında…

Karşısına çıkan en büyük engel olan ‘mason olduğu’ iddiasını da Demirel, o iddiaya hiç değinmeden ve sadece ‘Ben evinde Kur'ân okunmadan sabah kahvaltısı yapılmayan bir âilenin çocuğuyum.’ şeklindeki bir kıvrak cümle ile aşmıştı. Onun bu sözlerinin yanlış veya yalan olmadığı daha ilk plânda kabul edilebilirdi. Çünkü, onun baba ve annesinin, İslamköylü Hacı Yahya Efendi ile Ümmühan Teyze’nin yaşayışlarını yansıtan bir tanıtma idi o cümle..

O cümledeki çarpıcı ifade Demirel hakkındaki diğer iddiaları bir anda silip süpürmüştü.. Çünkü, o zamana kadar siyasi hayatta hele de liderlik seviyesindeki isimler dilinde bu gibi İslamî terimler kullanılmıyor/kullanılamıyordu..

*

Adâlet Partisi’nin başında genç, atılgan bir lider vardı artık. Karşısında ise, İsmet Paşa gibi etkili, ama yönetim yıllarında halkın hep büyük baskılar altında ya da ekonomik sıkıntılar içinde yaşadığı, 80 yaşını aşmış oldukça yaşlı bir lider..

Demirel liderliğindeki Adâlet Partisi’nin ise, ülkenin yarınları için umut olduğu havası pompalanıyordu, etkin şekilde.

İsmet Paşa’ya gelince..  O, 1964 yılındaki Kıbrıs bombardımanından sonra Amerikan Başkanı Johnson’dan aldığı ve gizli, ama muhtevası kamuoyuna fısıltı halinde sızdırılan, ağır tehdidlerle dolu  ‘Johnson Mektubu’ndan sonra söylediği, ’Dünya gerekirse yeniden kurulur ve Türkiye de bu yeni dünya içindeki yerini alır.’ sözünün bedelinin kendisine ödettirileceği beklentisi içinde idi.

Nitekim, Mart 1965 başında İsmet İnönü Hükûmeti’nin Meclis’e sunduğu yeni bütçe Meclis’te kabul edilmiyor, Hükümet güvenoyu alamadığı için düşüyordu.

Ancak, yeni Hükûmet’i kim kuracaktı?

Adâlet Partisi ikinci büyük parti idi, ama, onun Genel Başkanı Demirel henüz milletvekili değildi. O durumda, bir ara formül bulundu. Osmanlı’nın son döneminin Şeyhu'l-İslâmlarından birinin oğlu olan Suad Hayri Ürgüplü Başbakanlığa getiriliyor ve Demirel de yanına Başbakan Yardımcısı olarak konuluyordu.. Ekim 1965’de Genel İntihab (Seçimler) yapılacaktı. Demirel’e böylece yol açılmaya başlanmıştı.

*

Demirel’i ilk kez 1965 seçim mitingini Diyarbekir'de yaptı.

Genç Demirel, Ulu Camii önündeki Belediye Meydanı’nı dolduran kitlelere hitab etmek üzere kürsüye çıkıp, ‘Size Dadaşlar diyarı Erzurum’dan selamlar getirdim.’ gibi birkaç klişe selamlama cümlesinden sonra, tam da fakir halkın ihtiyaçlarına karşılık olabilecek teknik konulara,  Dicle ve Fırat üzerinde büyük barajlar yapılması ve böylece bölgenin çehresinin değişeceğine dair sözler söylemeye başladığı zaman (ki, henüz Keban ve diğer barajlar yoktu.) halk kitleleri, ‘Demirel dedikleri bu muymuş yahu.’ deyip dağılmaya başlamıştı.. (Aynı kitleler henüz iki saat kadar önce de Dağkapı semtinde, At. Heykeli önünde konuşma yapan İsmet Paşa’yı dinlemek üzere gelmişler, ama, Paşa, daha ilk cümlesine,‘Sevgili Diyarbakırlılar  diye başlayıp, arkasından da sözüne ‘Said-i Kurdi…’ der-demez, en hızlı CHP’lilerden niceleri bile ‘Bu paşa adam olmaz, burada niye eski defterleri karıştırıyor. Bu halk Şeyh Said’e saygı gösterir.’ diye meydanı terk etmişlerdi.. Diyarbekir -o zamana göre- 40 sene öncelerdeki  Şeyh Said Hareketi’ni ve acı neticelerini ve o acılarda, İsmet Paşa’nın M. Kemal’le birlikte olan sorumluluğunu da unutmamıştı.)

*

Demirel’in anlattıkları aslında halkın işine yarayacak haber ve hattâ müjdeleri de içinde taşıyordu.. Ama, kitle psikolojisi başka türlü şekilleniyordu.. Genç Demirel ise henüz bunları bilmiyordu..  Nitekim, hemen o sırada, kürsünün ardında duran ve M. Eğitim Bakanı olan kişi, kısa bir not yazmış ve Demirel’e vermişti.. Not ilginçti. ‘Beyefendi, ördekler dağılıyor. Kısa kesseniz.’

Mesaj alınmıştı..

Demirel, ’Sevgili vatandaşlarım, akşam oluyor, benden sonraki hatiplere de fırsat vermek üzere konuşmamı kesiyorum.. Hepinizi saygı ve sevgiyle selamlıyorum…’ diyorum.

Ve hemen ardından, mikrofonu kapan bir mahallî politikacı (Urfa’da valilik yapmış, sonra m.vekili olmuş Kadri Eroğan) gür bir sesle haykırmaya başladı: ‘Müslüman Türkiye’nin… Müslüman Ispartasınıııın.. İslamköyününnnn.. Müslüman oğlu Müslüman çocuğuuuu… Süleyman Demireeeeeelllll…’

Gür sesle verilen o reklâmla, sokak aralarında dağılmaya başlayan kitleler yeniden koşuşmaya başlamışlar ve meydan dolmuştu.  Yani, Demirel’in kendisi değil, reklâmı çekiyordu kitleleri..  Artık Demirel de öğreniyordu işi..  Nitekim daha sonra, ‘Benim vatandaşım  göğsünü  gere gere Müslümanım diyecektir..’  derken, halkın baskı altında tutulmuş duygularının kendisine muhabbet hâlesi olarak döndüğünü keşfetmişti.  Önce politika Demirel’i yoğurup şekillendirirken  daha sonra ise, o, politikayı şekillendirecekti.

*

Adâlet Partisi, Demirel liderliğinde girdiği 1965 seçimlerinde büyük bir zafer kazanmış ve tek başına iktidara gelmişti.. Onun iktidardaki ilk yılları, ihtilâlle ve i'dâmlarla daha bir felç olmuş, devlet mekanizmasını yeniden çalıştırmasıyla geçmiş ve biraz rahatlayan halk kitleleri gelecek seçimlerde yine ona yönelmişti..

Ama, 1968’de Avrupa’da başlayan gençlik hareketleri Türkiye’ye de sıçramış, üniversite işgal ve boykotları, grevler ve sağ-sol çatışmaları, sokak çatışmalarında yükselen ölüm rakamları, 1969 seçimlerinde yine kazanmasına rağmen; Demirel’i, partisini ve hükûmetini zorlamaya başlamış ve 16 Haziran 1970’de İstanbul ve çevresinde meydana gelen kanlı işçi hareketleri Sıkıyönetim ilânıyla noktalanmıştı. Ama, sıkıyönetim, sosyo-politik durumu daha da karmaşık hâle getirmiş ve Demirel nihayet 12 Mart 1971’de bir askerî darbe ile iktidardan uzaklaştırılmıştı.

Demirel, 10 yıl başbakanlık yapan Adnan Menderes’in askerler tarafından idâm edilerek öldürülüşünü, üzerinden 10 yıl geçmesine rağmen unutamamış ve asker muhtırası radyodan yayınlanır yayınlanmaz evine gitmiş ve ‘Onların elinde tank-top, silah var. Benim de var mı?  Ya, bana da versinler o silahları; ya da, onlar silahlarını bırakıp gelsinler, siyaset meydanında görelim hesabımızı.’ diyecekti.

Ne var ki, 12 Mart 71 darbecileri, Meclis’i kapatmamışlar, siyasi partiler de çalışmalarını sürdürmüşlerdi. Demirel ilk şoku atlattıktan sonra, sormaya başlamıştı: ‘Suçlu isem, niçin yargılamıyorsunuz? Suçsuz isem, niçin darbe yaptınız?’  diyerek güçlü mantığını halk kitlelerinin anlayacağı şekilde kullanmaya başlamıştı.

Ve askerlere kırgınlığını dile getiriyor;  ‘Ben niçin uzaklaştırıldım? Çünkü, ben köylü çocuğuyum.. Hangi köylü? İslâmköylüyüm de onun için..’  diyordu.

İki sene sonra ise... Askerler kendi istedikleri kişiyi cumhurbaşkanı seçtirmek için,Genelkurmay Başkanı Org. Faruk Gürler’i cumhurbaşkanı kontenjanından senatör yaptırdılar, ama Meclis’in üzerinden ses duvarını aşan savaş uçaklarını uçurmalarına rağmen, Meclis’teki oylamalarda Gürler seçilemedi.  Halk deyimiyle, gürledi ve gümledi gitti.

Meclis Demirel ve Ecevit’in anlaşmasıyla, askerlerin hiç hesabında olmayan eski Deniz Kuvvetleri Komutanlarından Fahrî Korutürk’ü tam da 13 Mart 1973 günü cumhurbaşkanı seçti..

Demirel, 2 yıl önce kendisini 12 Mart Muhtırası ile iktidardan uzaklaştıran darbeci askerlerden intikamı aldığını şu cümle ile dile getirmişti:

-12 Mart varsa, 13 Mart da vardır!

*

Demirel artık, yeniden başbakanlığa gelmenin satranç oyununu kuruyordu.. ‘Böyük Türkiye’den söz ediyordu, sık sık.. Ve açıklamasını da yapıyordu: ‘Benim böyük Türkiye deyince anladığım, Adriyatik’ten Çin Seddi’ne kadar uzanan ve de temelinde Süleymaniye’nin mânâsını taşıyan coğrafyadır.’

Bu da, muhafazakâr kesimleri kendisine cezbetmeye yetiyordu..

*

12 Eylül 1980 Askeri Darbesi’yle tekrar iktidardan uzaklaştırılınca. 7 yıl da siyasi haklarından mahrum edildi. O sırada Risale-i Nûr okumaya başladığı yayılmıştı etrafa.

7 yıl sonra tekrar Meclis’e girdi ve Turgut Özal’ın Cumhurbaşkanı olmasından sonra, 1991 seçimlerinde birinci parti oldu ve Erdal İnönü’yle koalisyona gitti.

Nurcu Hareket’ten bir grup kendisini ziyarete gitmişti, tebrik için..

Ancak o grup bir üzüntülerini de dile getirmiş ve ‘Efendim, Hükûmet’te Bakan olarak hiçbir Nurcu kardeşimiz yok.’ deyince. Demirel, ‘Teessüf ederim beyler, ben neciyim burada?’ karşılığını vererek muhatablarını mest etmişti.

1992’de Londra’da İngiliz lordlarına ve seçkinlerine hitaben yaptığı konuşmada, ‘Arkadaş!  Bana iyi bakın, ben sizin Ortadoğu’daki  jandarmanız değilim. Ben Batı’nın yüksek  değerlerini tâ Orta Asya’ya kadar taşıyan bir misyonun adamıyım.’ diyen de oydu.

PKK ile savaş kanlı şekilde sürerken. Binlerce köy yakılıp yıkılırken.  ‘Bana, asker köy yaktı, cinayet işledi.’  dedirttiremezsiniz.’ diyen de oydu.

Daha sonra. ‘Ben askerle birkaç kez mücadeleye girdim ve hepsinden de yenik çıktım ve anladım ki askerle savaş olmaz.’ diyen de yine o..

Bu teslimiyetle önündeki bütün yollar tekrar açıldı.

Turgut Özal’ın ânî vefatı üzerine cumhurbaşkanı seçildi; karşısında yenildiğini itiraf ettiği gücün, ordunun başkomutanı oldu..

Ama, Cumhurbaşkanı olduktan sonra. Yeni bir Demirel çehresi daha çıktı ortaya.

On yıllar boyu sıvazladığı muhafazakâr Müslüman kitlelere karşı en kemalist-lâik yorumlarla amansız mücadeleye girdi.  28 Şubat 1997 Zorbalığı’nın başmimarı oldu.. Askerlere, ‘Siz o işleri bana bırakın.’ dedi ve yıllarca ‘Bulun 226’yı, beni devirin.’ diyen kendisi değilmiş gibi, Erbakan- Çiller Hükûmeti’nin devamına yol vermedi ve Muhsin Yazıcıoğlu da 7 milletvekiliyle destek verdiği ve 284 sandalye bulunduğu halde, ‘sayısal ağırlık değil, siyasal ağırlık isterim’ diyerek, kutsadığı demokrasi anlayışına da yeni bir tarif getirdi.

Kur’ân’ın bazı hükümlerinin zamanının geçtiğini açıkça beyan etti.

Tesettür konusunda ısrar edenlere  ‘Gitsinler Suudî Arabistan’a.’ dedi.

Ben cumhurbaşkanı olduğum müddetçe, Şeriat korkunuz olmasın. Ancak, benim cesedimi çiğneyip geçebilirler. Üstelik öyle bir başsavcı tayin ettim ki; ateş gibi.‘ diyordu.  Sözünü ettiği başsavcı V. Savaş idi.

Merve Kavakçı Hâdisesi’nde takındığı zâlimlik için ise, söylenecek söz bulmak zor..

Ecevit  2003 yılında,  ‘Sultan Vahideddin’in hatası vardır, ama vatan haini değildir’ deyince,‘Türkiye Cumhuriyeti bu tartışmayı kaldırmaz’ diyerek konuyu kapatan da Demirel’di.

Velhâsıl ülkemiz ve milletimizin son 50 yılında hep etkili oldu.

*

Allahu Teâlâ’nın kulları hakkındaki her türlü tasarrufunun rahmet olduğu gerçeğini hatırlatarak.  

 

Bu e-Posta adresi istek dışı postalardan korunmaktadır, görüntülüyebilmek için JavaScript etkinleştirilmelidir