Mantıku't-Tayr (2. Bölüm)

Mantıku't-Tayr (2. Bölüm)
Târık İLERİ tarafından yazıldı.   
Çarşamba, 17 Aralık 2014 02:31

بسم الله الرحمن الرحيم

    Gönül susuzlarına ferahlık veren satırlarla başlıyoruz yazımıza. Birinci bölümde, her kişiye bir işi yapmak için kudret tahsis eden Âlemlerin Şânı Yüce Sultânına, hepimizin gönlünden geçen ancak dilin maharet noksanlığı sebebiyle söylenemeyen sözleriyle, hamd ile başladı Ferîduddîn-i Attâr.

    Şimdi de salvaleyle devâm edecek. İnsanların en şereflisine bu kez. Biz de o yücelere hitâbın inceliklerini büyük söz üstadından öğreneceğiz.

    İkinci bölüm: İki cihân sultânı. Yakîn ummânı. Şeriat güneşi. Âlemlere rahmet olarak gönderilen pâk peygamber. İnsanlara İslâm’la hidayet yolunu gösteren gayb habercisi. Peygamberin yücesi, Mi’râç sâhibi, Hazret-i Muhammed (sallallahu Teâlâ aleyhi ve’s-sellem).

alt    Cüzün de, küllün de imamı Odur. İki âlem de atının terkisine bağlanmıştır. Varlık âlemine ihsan denizinden bir çiy tanesi gibi gelmiştir O. Öyle bir yücedir ki, ne desem, Onu hangi sözlerle anlatsam eksik kalır.

    Âlemde ilk yaratılan, hiç şüphe yok ki Onun nûruydu. Hazret-i Âdem de, âlem de Onun nûrundan yaratıldı. O nur yaratıldığında Rabbinin huzurunda secdeye vardı. Asırlarca secdede kaldı. Sonra kendisine hakikat denizinin yolu açıldı. O denize dalıp ne lâzımsa hepsini elde etti. Bütün âlem Onun nûrundan yaratıldığından bütün âlem halkının tâ kıyamete kadar peygamberi oldu. Peygamberliğine melekler ve cinler de şâhid tutuldu. Keçiyle kertenkele Onu tasdik etti. Avucuna aldığı çakıl taşları Allah’ı tesbihe başladı. Yüzünü gören putlar ise, yüzükoyun yere kapandılar.

    Mi’râçta bütün peygamberlerin önüne geçmiş, onların öldükten sonra gördüğünü O buradayken görmüştür. Cebrail’in bile girerse kül olacağı makama, O selâmetle girmiştir. Yüce Allah Ona ziyadesiyle hürmetinden adını Tevrat’ta ve İncil’de de anmıştır. Îsâ Peygambere, Ondan haber verdiği için “müjdeci” derler.

    Sırtında nübüvvet mührüyle dünyaya geldiği yer şehirlerin en hayırlısı Mekke’ydi. Asırların en hayırlısında peygamber oldu O. Ashabı da ümmetinin içinde en hayırlısıydı. Allahu Teâlâ peygamberliği ve mucizeyi Onunla bitirmiş, bütün güzel huyları Onda kemâle erdirmiştir.

    O berrak bir nur denizi, ben ise Onu anlatmaya çalışan bir dilsiz. Onu övmek bana düşmez. Onu âlemi yaratan övmüş. Bu yetmez mi?

    Ey Muhammed! Ey yüzlerin kararacağı günde bir avuç günahkâra şefaat eden şânı yüce peygamber! Lûtfet de, şefaat mumunu yak. Yak ki, pervane gibi etrafına toplananların arasından kalkayım, kanatlarımı çırparak o muma atılayım.

    Gönlümün derdine ilaç sevgindir. Cânımın nûru, güneşe benzer yüzündür. Senden dileğim kerem göster. Bana bir kerecik bak. Beni bütün şüphelerimden, şirkten ve boş sözlerden arındır. Günahlarıma bakıp yüzüme kara çalma. Kapkara sulara batmış, boğulmakta olan bu çocuğu kurtar. Yine yola çıkar. Senden bunu beklemekte, bunu ummaktayım.

    Hikâye: Dere kenarında gezinen bir çocuğun ayağı sürçtü, birden suya düşüverdi. Çocuğunu suda çırpınırken gören ananın canı yandı. Su kenarında çırpınmaya, yanıp yakılmaya başladı. Su akmakta, çocuk da suyun içinde bata çıka gitmekteydi. Derenin ucu gide gide bir değirmenin arkına vardı. Çocuk arka kapılacağı sırada ana suya atladı, çocuğunu çekip sudan çıkardı. Dere kenarına çıktıklarında ana çocuğa öyle bir sarıldı, onu öyle bir bağrına bastı ki, görenler yıllardır hasret kaldıklarını zannetti.

    Ey şefaati yüzlerce ana kadar büyük peygamber! Ben de dibi gözükmeyen, kıyısına varılmayan bir suya düştüm. Şaşkınlık girdabına yakalandım. Hasret suyunun arkına doğru sürüklenip gitmekteyim.  O çocuk gibi ben de şaşkınlık içinde bata çıka ilerliyorum.

    Ey kendi yolunun yolcularına acıyan, onları esirgeyen, lûtfet de senin suyuna dalan boğulmak üzere olan bu bîçareye bak. Şu yaralı gönlüme acı, kereminle de bu sudan çek, kurtar.

    Ey hakkıyla idrak edilemeyen, övenlerin övüntülerinden çok uzak olan Yüce Rasul, kimsenin eli, senin atının terkisine erişememiştir. Benim gibilerse geçtiğin yerlerin toprağında oturup kalakalmıştır. Kim, senin dostlarının uğruna toprak olmazsa, seni sevenlere düşmandır. Ki, dostlarının ilki senin sırdaşın, ikincisi adalet güneşi, üçüncüsü hayâ denizi, sonuncusu da âlimler ve cömertlerin pâdişâhıdır.

alt

    İlk dost, Müslüman erkeklerin ilki; mağarada, ikinin ikincisi Hazret-i Ebû Bekir. Dininin en ileride geleni, peygamber sırdaşı. En büyük sıddîk. Allahu Teâlâ yüce katından Hazret-i Muhammed Mustafa’nın gönlüne ne ilham ettiyse, O da onları Sıddîkin göğsüne döktü. Bütün ömrünce hakikat sırlarına mazhar oldu o. İki âlemi bir nefeste içine çekti, ağzına bir taş alıp dudağını kapadı. Bir hoşça nefes almaya başladı. Geceleri kıyamda boynunu büker, secdede sabahlara kadar yanıp yakılarak hû çekerdi. Onun bir hû demesi tâ Çin’e kadar miskler saçtı da, Tatar diyarında bulunan ceylanlarda misk meydana geldi. Dağda, mağarada, dili yalnız Allah’ı etsin diye ağzına çakıl taşı koymuştu. Hazret-i Ömer onun kadrini biraz sezebilmişti de, “keşke onun göğsünde bir kıl olsaydım” demişti.

    Hakla batılı ayıran er; din ışığı, şeriat ve adalet güneşi Hazret-i Ömer. Allah, adalet ve insafı onunla tamamlamış, anlayış ve zekâda onu herkesin önüne geçirmişti. Hazret-i Peygamberin sözüne göre sırattan ilk geçecek, Cennetin kapısına varıp halkasından ilk tutacak kişi odur. Ne yüce bir makamdır bu. Adalet onun zamanında kemâle erdi. Nil onun yüzünden taştı. Zelzele onun keremiyle durdu. İslâm onun gayretiyle âleme yayıldı. Kâfir ve münafık onun zamanında sindiği yerde kalakaldı. Ashabın içinde bir cennet mumuydu o. Şeytan onun gölgesinden bile kaçmıştır. Söz söylemeye başladığında hakikat gönlünden gelir, gözünün önünde belirir, dilinden inci taneleri gibi dökülürdü. Gâh aşk derdiyle canını yakıp yandırır, gâh Allah kelâmıyla dilini kavururdu. Hazret-i Muhammed onun zârı zârı ağladığını görünce, “işte bu cennet ışığı” demişti.

   Cennet ulusu, mutlak nur. Hattâ iki nur sâhibi. İrfan denizi. Hazret-i Osman. Îman bayrağı onun gayretiyle yücelere erişti. Hidayet de, marifet de oaltnun hilâfeti devrinde âleme yayıldı. Kur’ân’ın ışığı bütün dünyayı sardı. Rasul-i Zîşân’ın sözüne göre o, ikinci Yûsuf’tur. Takva ve vefâ denizidir. Hayâ madenidir. Akrabasının işlerini düzeltmek için canla başla çalışmış, hattâ canını bile bu yolda fedâ etmiştir. Hançerlendiği zaman bile gamla, kederle oturmuş Kur’ân okuyordu. Efendilerin Efendisi dedi ki, “Göklerdeki melekler bile Osman’ın edebine bakarlar da, utanırlar. Artık bundan böyle ne yaparsa yapsın Osman’a korku yoktur.” Onun olmadığı bir biatte Hazret-i Peygamber onun yerine kendi elini diğer elinin üstüne koymuş, onun adına biat etmişti. Orada bulunan sahabiler, “Keşke kayaların altında kalsaydık, yanıp yakılsaydık da, Osman gibi biz de burada bulunmasaydık ve bu şerefe nâil olsaydık” dediler.

    Yol gösterici imam. İlim dağı. İlim ummanı. Din kutbu. Allah’ın arslanı Hazret-i Ali. Allah’ın rızâsını kazanmış, seçilmiş yiğit. Dünyâyı terk etmiş Fâtımâ’nın eşi. Hazret-i Peygamberin dâmâdı. Sözüyle herkese yol gösterdi. Din yolunda kendisine uyulacak er odur. Bu yüceliğe hak kazanmıştır. Fetvası söz götürmez müftü odur. Hazret-i Ali Allah’ın gayb âleminde tektir. Akıl nasıl olur da “En doğru söyleyeniniz Ali’dir” iltifatına mazhar olmuş, onun bilgisinden şüphe edebilir ki? Nasıl Hazret-i Îsâ nefesiyle ölüleri diriltmişse, o da nefesiyle kesilmiş eli yerine kaynatmıştır. O Allah dostu Kâbe’de Allah Rasulü’nün omzuna çıkmıştı da putları teker teker yere atmış, kırmıştı. Bazen de âleminde kendisine bir dost bulamadan kendi içine gömülüp gitmişti.   

    Ey taassuba kapılan, hep yerip kınayan, sonra da sevgiden bahseden kişi; mâdem akaltıllıca laflar ediyor, iç âleminden bahsediyorsun, neden batılda ısrar ediyorsun? Hâlifelikte kapma, çalma falan yok. Ey gerçeği göremeyen, nasıl olur da Hazret-i Ebu Bekir ile Hazret-i Ömer böyle kötü bir iş yapar? Eğer o ikisi hâlifeliği gasbetmiş olsalardı, yerlerine oğullarını geçirirlerdi. Hem de gerçekten bir hata yapmış olsalardı, onları yanlıştan çevirmek ashâba farz olurdu. Hiçbir sahabe mâdem ki böyle bir işe girişmedi, farzı terk etmeyi uygun gördüler mi dersin? Hadi onların hepsini haksız bul, yalancı say bakalım; Peygamber ashâbını yalancı sayan Peygamberin sözüne de yalan demiş olur. Çünkü o Peygamber “Benim ashâbım yıldızlar gibidir. Zamanların en hayırlısı benim zamanım, ümmetimin en hayırlısı benim ashâbımdır” buyurmuştur. Peygamber sahabesi ne yaparsa doğrudur, yerindedir. Onlar işin en doğrusunu, en güzelini yaparlar. Onların birini hor görmek, otuz üç binine birden hakarettir.

    Yaptığı her işi adaletle yapan, hattâ bir devenin dizbağını bile kaybetmeyen; bu derece hakikat âşığı bir kişi nasıl olur da haklı olanın hakkını gasbeder? Düşünme bile bunu. Her şeyden elini eteğini çekmiş, yüzünü Allah’ın rızasına çevirmiş; malını, canını din yolunda fedâ etmiş o yol eri Ebu Bekr-i Sıddîk nasıl olur da zulmeder? Minberde bile edebini koruyan Hazret-i Peygamberin makamına oturmayan birisinin bu hâlini herkes görür de, sonradan birisi çıkıp, ona nasıl “haksız” der?

    Ömeru’l-Fâruk’un da işi gücü adaletti. Gâh kerpiç taşır, gâh diken sökerdi. Odun yüklenip şehre taşır, geçebilmek için halktan yoaltl isterdi. Bu dünyâ zindanında her gün yediği, yalnız yedi lokmacık ekmekti. Katığı ise sirke ve tuzdu. Gece olduğunda kendisini hiç kayırmaz, sabaha kadar nöbet tutup orduyu korurdu. Yatıp uyuduğundaysa, yatağı da yastığı da kumlar olurdu. Huzeyfe’ye “Ey keskin bakış sâhibi, Ömer’de münâfıklık alâmeti görüyor musun hiç? Eğer ayıbımı yüzüme karşı söylersen bana karşı söylersen bana zulmetmiş olmazsın. Aksine iyilik yapmış olursun” demişti. Hilâfet kavgasında olsa on deri parçasıyla yamanmış bir hırkası mı olurdu yalnızca. Bu kadar zahmetlere katlanan biri bunları batıl uğrunda çeker mi? Onun devrinde Mecusilerin şehirleri küfürden temizlendi, Müslüman şehirleri oldu. Eğer bunun için ona kızıyorsan insaf yok sende.

    Hayır, ey bakışı bulanmış câhil, hilâfet konusunda onları kendinle kıyaslama. Bu yücelik senin başına gelse, derde düşerdin, yüreğin kavrulurdu. Eğer birisi çıkıp onlardan hilâfeti almış olsaydı sırtlarından yüzlerce musibeti indirmiş olurdu. Yoksa sen bir ömür boyu, halkın vebalini boynunda taşımayı kolay mı sanmıştın? 


Mesnevî’nin Farsça bölümlerine bu linkten ulaşabilirsiniz: http://ganjoor.net/attar/manteghotteyr/

3. Bölüme geçmek için tıklayınız: http://www.ayferaytac.com/tum-makaleler/1193

Bu e-Posta adresi istek dışı postalardan korunmaktadır, görüntülüyebilmek için JavaScript etkinleştirilmelidir

https://www.facebook.com/ileritariq