Mantıku't-Tayr (1. Bölüm)

Mantıku't-Tayr (1. Bölüm)
Târık İLERİ tarafından yazıldı.   
Salı, 16 Aralık 2014 10:18

بسم الله الرحمن الرحيم

    Merhabâ Kıymetli Okurlar,

    İranlı meşhur mütefekkir ve mutasavvıf Feriduddîn-i Attar’ın mesnevî tarzında kaleme aldığı Mantıku’t Tayr isimli eserini bölümler hâlinde neşretmeye başlıyorum.

    Doğu klâsiklerinin pîri addedilen; Doğulu ve Batılı, pek çok şâire, düşünüre, yazara, hatta müzisyene ilham veren çok etkileyici bir eserdir Mantıku’t Tayr.

    Günümüzün mânâ ve incelikten uzaklaşmış eserleri arasında tesirini hiç kaybetmemiş bir şâheserdir de Mantıku’t Tayr.

    Ferîduddîn Attar tasavvufi mesnevî konusunda klâsik İran Edebiyatının devidir. Onun en tanınmış kitabı olan Mantıku’t Tayr ise velâyetin mertebelerini hikâyelerle bezeyerek, kuşların dilinden, kuş güzelliğiyle anlattığı, yüzyıllardır parlaklığını kaybetmeyen bir Şark klâsiğidir.   alt

    Hemen geliniz, bu latîf âlemin kapısını aralayalım:

    Kuşlar ülkesinin bütün kuşları Kaf Dağı'nın ardındaki padişahları Simurg'u bulabilmek için yola çıkarlar. Fakat yolculuk uzun ve zorludur. İsteği ve sebâtı az olanlar, dünyevi şeylere takılanlar yolda birer birer dökülürler. Kaf Dağı'na varanların önünde ise hepsi birbirinden çetin yedi vadi uzanmaktadır: İstek, aşk, marifet, istiğna, tevhid, hayret ve yokluk vadileri.

    Yedi vadiyi aşabilen otuz kuşuysa Simurg yerine bir sürpriz beklemektedir.

    Evet. Kitap hamdeleyle başlıyor: Allah’ın adıyla ki, o Rahmân ve Rahîmdir. Hamdolsun bir avuç toprağa hayat bağışlayan, canı yaratıp, îmanı veren Allah’a. Yeryüzünün temelini su üzerine kuran odur. Topraktan yarattıklarının ömürlerini rüzgâra savuran da o. O Allah ki kudretiyle göğü yüceltti. Toprağıysa aşağılattıkça aşağılattı. Onların birisine sürekli bir hareket verdi. Diğerineyse hiç bitmeyen bir durgunluk. O Allah ki göğü direksiz, dayanaksız duran bir çadır hâline getirdi. Yeryüzünü de ona döşeme yaptı. Altı günde yedi yıldız yarattı. İki harften ibaret “ol/كن” emriyle dokuz gök oldu.

    Ten tuzağını hâlden hâle düşürdü. Can kuşunu toprağa alıştırdı. Deniz, onun emrine teslimiyetle eridi. Dağ ise, korkusundan donakaldı. Denizi susattı, dudaklarını kuruttu. Taşı yakuta çevirdi. Kandan ise misk yarattı.

    O Allah ki bazen deniz üstünde köprüler kurar, bazen ateş üstünde gül desteler. Kendisine isyan eden düşmanlarının başına bir sivrisineği musallat eder. Hikmetiyle örümceğe ağ kurdurur. Böylece Habîbini korur. Ya da incecik belli karıncayı Hazret-i Süleyman’a boy ölçüştürür. Güneşle ay, gece ve gündüz ona secde eder. Yüzlerindeki nur bu yüzden, yoksa secde etmeyen yüzde nur olur mu?

    O Allah ki gündüze gönül ferahlığı verdi, yüzünü ağarttı. Geceye ise can sıkıntısı düştü, karanlıklarda yandı yakıldı. Dudu kuşuna altın gerdanlık taktı o, Hüdhüdü ise Süleyman Peygambere kılavuz yaptı. Göğü döndürmesiyle geceyi giderip gündüzü getirdi. Balçığa bir üfürmesiyle insanı yarattı.

    Kudretiyle bir köpeği yakınlık eri yapar o. Ya da arslan gibi bir eri köpekleştirir. Gökyüzünde oturanlara felek sofrasını kurar. Sonra o sofraya ekmek olarak güneşi koyar. Dilerse sopayı yılana çevirir. Kayadan dişi deve çıkarır. Dilerse de sarı öküzü konuşturur.

    O Allah ki yaseminin başına dört parçalı taç koyar. Lâleye kanlı külâh giydirir. Nergisin başına koyduğu altın tâcı ise çiy taneleriyle, incilerle süsler. Balıktan aya kadar ne varsa, hepsi varlığına şâhittir.

    Akıl onun yüzünden derde düşmüş, can ona gönül vermiş. Gök dönmeye koyulmuş, yer kalakalmıştır. Bu âleme de bak, o âleme de. Var olan yalnız O, Ondan başka bir şey yok. Varsa bile O. Var olan da yine O.

    Yazıklar olsun ki kimsede onu tanımaya kudret yok. Güneş âlemi aydınlatmış, fakat gözler kör. Er kişi odur ki sultânını bilsin. Hangi elbiseye bürünürse bürünsün Onu tanısın. Yanlışa düşmek şaşı kişinin işi. Bu bakış, işsiz kalmışların bakışı. Ey Hakkı tanıyan; Onu kendisinden başkasıyla kıyas etme. Allah kıyasa sığmaz.

    Ey Allah’ım ne şaşılacak şey ki bütün zerreler sarhoş olmuş Seni arıyorlar. Hâlbuki sen o kadar meydandasın ki, bu yüzden büsbütün gizlenmişsin. Bu yüzden kimse Senin cemâlini görememiş. Her şeyden önce Sen vardın, her şeyden sonra da Sen var olacaksın.

    Her şey Senin varlığınla zâhir oldu, her şeyde de kendini gösterdin. Ön de Sendin, son da. Evvel de Sendin âhir de. Can cisimde gizli, Sen ise canda gizlisin ey canların cânı Allah’ım.

    Damını muhafızlar, kapını bekçiler tutmuş, artık kim sana yol bulabilir. Kapına nasıl varılabilir? Daha ne söyleyeyim? Sen tarif edilemezsin ki!

    Ey gönül! Eğer Onu istiyorsan yola düş. Aklını başına topla da yaltürü. Ama nerden bileceksin Ona hangi yoldan gidileceğini? Onun kapısına nasıl varılacağını? Onu tanıyamamışsın. Bir şey söyleme. Çünkü söylediğin de sensin, bildiğin de. Onu kendinle tanıma, Onu Onunla tanı. Çünkü yol akıldan başlamaz. Ondan başlar, yine Ona gider. Önden giden, yolu gören erler arada bir iz buldular, izlediler. Fakat yolun sonu yok ki, kıyısına varılsın. Haddi yok ki, sayıya sığsın.

    Bu yola düşenlerin hepsi canlarını Hayret Makamının içine salmışlar. Yoldaşları da âcizlik ve haşyet olmuş. Önden gidenlere bir bak hele; Âdem’in başına neler geldi, neler çekti. Sonra tufan içindeki Nuh’a bak! Binlerce yıl kâfirlerden neler gördü. Sonra aşka düşen, ateşi yurt edinen İbrahim’e. Nefsini Sevgiliye kurban eden gamlı İsmail’e. Belâlara uğrayan, güneşini, Yûsuf’unu kaybeden Yakub’a. Kulluk eden, kuyuya atılan, zindanlara tıkılan Yûsuf’a ve sultanlığına bak. Sonra yüreğini kurtlar kemiren Eyyûb’u. Yolunu kaybedip, bir vakit balık karnını yurt edinen Yûnus’u. Dünyaya gelir gelmez beşiği tabut, bakıcısı Firavun olan Mûsâ’yı. Ciğerinin hararetiyle demiri mum gibi eriten Dâvud’u gör. Sonra rüzgâra hükmeden ama sonunda tahtı rüzgâra giden Sultan Süleyman’a. Gönlü coşup köpürürken, başına testereler dayanırken susan Zekeriya’ya. Başı kendi milleti tarafından acımasızca kesilen Yahyâ’ya. Darağacından kurtulup Yahudilerden kaçan Îsâ’ya bak. Sonra hüzün peygamberine. Peygamberler peygamberine bak. Kendi milletinden ne cefâlar gördü?

    Sen bu işi kolay mı sanmıştın? Bu yolda en âdi şey can vermektir. Daha ne söyleyeceğim ki? Dalda bir gül vardı, onu da kopardım. Söz bitti.

    Allah’ım senin gibi sonu olmayan başka kim vardır? Lûtfet de artık beni perde ardında gizlice yakma. Perdeyi aç, yak, yandır beni. Hayret Denizinde kayboldum, Sen kurtar beni. Beni bu âlem denizinden çıkar. Sen düşürmüştün, yine Sen kaldır.

    Başım döndü, yolumu kaybettim. Kılavuzum Sen ol. Canım boş şeylere bulaştı. Nefsim beni ele geçirdi. Eğer elimi tutmazsan var hâlime! Ya bu pislikten kurtar ya da toprak et beni. Herkes Senden korkar, ben kendimden korkuyorum. Çünkü Senden yalnız iyilik gördüm, kendimdense kötülük. Yeryüzünde gezine bir ölüyüm ben.

    Ey kerem sâhibi Rabbim; canımı dirilt, dilediğini kahredensin Sen. Lûtfedip de çağırdın mı işte yücelik; kahredip de kovdun mu işte perişanlık, düşkünlük.

    Vakitsiz geldim ama, kapına boş geleni geri çevirmeyeceğini bildiğimden geldim. Ümitsiz değilim, beklemekteyim. Olur ya, yüzbinlerce kişinin içinde beni tutar, bana lütfedersin.

   

    Hırsızın Ekmeği: Bir eşkıya zavallı bir adamı yakaladı, evine götürüp sıkıca bağladı. Sonra da kılıcını almaya gitti. Kılıcıyla kafasını kesecekti adamın. Elinde kılıcıyla nefes nefese evine döndüğünde gördü ki adam evdeki ekmeklerden yiyor. “Adam olmayan kişi” dedi, “Bu ekmeği kim verdi sana?”; “Karın verdi” diye cevap verdi zavallı adam. Bu cevabı duyunca elindeki kılıcı bıraktı eşkıya. “Seni öldürmek bana haram oldu” dedi, “Çünkü soframdanalt yiyene kılıç kaldıramam, ekmeğimi yiyenden canını esirgemeyen ben, nasıl olur da onu öldürür, kanını dökerim.”

    Ey Rabbim, beni yaratanım; dünyaya geldim geleli, Senin sofrandan, senin ekmeğinden yiyip duruyorum. Bir kimse birinin ekmeğinden yedi mi ona hakkı geçer. Ekmek sâhibi de onun hakkına riayet eder. Ben Cömertlik Denizinin Sâhibi olan Senin ekmeğini çok yedim. Hakkımı gözet.

    Ey âlemlerin Rabbi, âcizim, kanlara boğuldum. Karada gemi yüzdürdüm. Feryâdımı duy, elimden tut. Daha ne kadar sinekler gibi ellerimi başıma götürüp bekleyeyim? Bilemedim, yanıldım, Sen bağışla. Şu kan ağlayan yüreğime bak, tüm bu musibetlerden Sen kurtar beni.

    Ey derdime derman olan Allah’ım, kâfire küfür gerek; dindara din! Attar’ın gönlüneyse derdinden bir zerre! Şu kulağı halkalı kuluna bir zerre dert ver. Eğer senin derdin olmazsa canım ölür gider. Varlıktan bir sermayem yok. Gölge içinde kaybolmuş bir zerreyim. Karanlıklar içinde kayboldum, bir nur yolla. Kimsem yok benim, yardımcım Sen ol.


Mesnevî’nin Farsça bölümlerine bu linkten ulaşabilirsiniz: http://ganjoor.net/attar/manteghotteyr/

2. Bölüme ulaşmak için tıklayınız: http://www.ayferaytac.com/tum-makaleler/1191

Bu e-Posta adresi istek dışı postalardan korunmaktadır, görüntülüyebilmek için JavaScript etkinleştirilmelidir

https://www.facebook.com/ileritariq