Hiç Unutmadığım Kelime

Hiç Unutmadığım Kelime
Ayfer AYTAÇ tarafından yazıldı.   
Cumartesi, 13 Aralık 2014 15:12

BİR AH, BİR ÖMÜR, BİN UMUT.

   altDokuz yaşlarında falandım, galiba ilkokul üçüncü sınıfa gidiyordum. Okulumuz tam gün eğitimdeydi, yani sabah programında üç ders, öğle sonrasında iki ders görüyorduk. Ben aileme yalan söyleyerek öğle sonrasında da üç ders görüyormuşuz gibi bir izlenimle eve geç giderdim.

    Rahmetli Annem, Cumhuriyet okullarından eğitim görmemiş, ama zeki kadındı. Anlamış benim yalanımı ve takibe koyulmuş, bakmış ki ben okuldan herkesle birlikte erken çıkıyorum ve soluğu okulumuzun karşısında bulunan caminin alt kısmındaki Halil Hamit Paşa çocuk kütüphanesinde alıyorum. Öfkelenip hışımla içeriye dalıp kütüphane görevlilerinin gözleri önünde beni hırpalayarak zorla kolumdan tutup eve getiriyor. 

    O gün soba karıştırılan maşa ile yediğim dayağın acısı bugün dahi aklımdan çıkmaz. Dayakların acısı geçince ben yine kütüphaneye takılıp eve geç gitmeleri sürdürüyordum. Hemen her gidişimde mutlaka bir hikâye kitabını bitirmeden yerimden kalkmıyordum. Eve gidince de yalan söyleme gereği duymadan okuduğum kitap hak

alt

kında heyecanla anlatıma girişiyordum. Bu defa yine dayak yiyordum. “Sen kitaplarla aklını bozacaksın, o kitaplar okunacak kitaplar değil, haram içerikli, hem anne sözü dinlemediğinden, hem de gavurun yazdığı haram dolu yazıları okumaktan bolca günaha da giriyorsun” diyerek gözümü yıldırdılar.

    Bilinçaltıma günahı ve haramı yerleştirdiler. O günden sonra kitap okumakta geriledim; hatta annemi üzme korkusuna kapıldığımdan gözünün önünde fazla bulunmayayım, yanlış yapmayayım, diyerek dayımlara gidip orada kalmaya başladım. Annem buna da itiraz edip üzüldüğünü söylüyordu. Fakat ben dayımlarda çok mutlu bir çocuk oluyordum. Dayımla yengem her dediğimi yapıyorlardı, âdeta benim üzerime titriyorlardı. Üç senelik evli olmalarına rağmen henüz çocukları yoktu ve ben sanki onlara çocuklarıymışım hissini yaşatıyordum.

    Annemden çok dayak yemiş olmama rağmen bulunduğum ortama çabuk uyan ve hoş davranıldığında hoşluklar yaşayan bir çocuktum. Yengem Emre mahalleli idi, yani 1920'li yıllarda Yunanistan’dan gelme göçmenlerden bir ailenin Isparta’da doğup büyümüş beş çocuğundan biriydi.

   Dayım da annemin babamla evliliği vasıtasıyla Çorum’un Alaca ilçesinden Isparta’ya çocukluğunda gelmiş babayiğit görünümlü babacan bir adamdı. Dayıların en mükemmeli… Dayım da artık Allah’ın rahmetine kavuşmuş olanlardan, hayattayken çok çalışkan, çok hürmetkâr, ama çok gariban da bir adamdı. Hani "akraba yönünden garip" demem daha doğru, ablasından yani annemden başka bir akrabası yoktu

    Akdeniz bölgesinde, para konusunda da birikimi bulunmuyordu, çalıştığı helâl kazançla hayatını idame ettiriyordu. Annemin ahbapları araya girerek gariban dayımı muhacir kızıyla evlendirmişler. Muhacirler normalde kendileri dışında kimseye kız vermezlerdi. "Yerliler" dedikleri yerleşiklere hele hiç güven duymazlardı. Lâkin dayımı çöpsüz üzüm belleyip araya giren babamın memuriyetten bir muhacir arkadaşının hanımının aracılığıyla “Yerliler bizle, biz yerlilerle yapamayız” demelerine rağmen dayımı damatlığa kabul ettiler.

    Ve dayımla yengem ölüm onları ayırana kadar çok mutlu bir birliktelik yaşadılar. İkisi kız, üçü erkek beş güzel insanı gerilerinde bırakıp bu dünyadan arka arkaya göçtüler.

    Benim sekiz, dokuz yaşımda olduğum dönemlerde çocukları henüz yoktu; evliliklerinin üçüncü senesinde ilk evlatlarını kucaklarına aldılar. O güne kadar ben çocukları gibiydim, anam eziyet mi etti, hop soluğu dayımlarda alıyordum. Kaçarak gittim ilkin, sonra dayım haber verip durumumu bildirmiş, ondan sonraki kaçmalarım sorun olmadı. “Bu yine sıkıyı gördü, soluğu dayısında aldı” derlermiş ardımdan, görünce kızsalar da dayak atmazlardı.

    Dayımlarda kaldığım günlerde, o günlerde çoğunlukta olmadığı gibi onların evinde de teknoloji nimetleri yoktu, yengem bakır kazanda su ısıtır, alüminyum leğende çamaşır yıkardı, sonra çamaşırları kurutmak için iki ağaç arasına gerilmiş ipe serer; onlar kururken teknede hamur yoğurur, yerli halkça muhacir böreği diye bilinen mita yapardı. Mita sininin altına oklavayla açılmış kalın bir hamur serilmesi, hamurun üzerine evde olan her hangi bir sebzenin yağda soğanla harmanlanarak yayılması, (yengem en çok pırasa döşerdi) üzerine tekrardan kalın bir hamur ve odun ateşinde saç ayağı üzerine konulmuş sininin üzerine her bir yanı külle bezeli sac kapatılarak bir saate yakın pişirilmesiyle oluşurdu.

    Bu işler sırasında benimle ilgilenemeyeceğini düşünen yengem, hemen yakınlarında bulunan annesine beni bırakır, onların bana göz-kulak olmasını tembih ederdi. Yengemin annesinin evinde her zaman kendi akranı yaşlı komşuları bulunurdu. Yunanistan’dan gelme bu yaşlı hanımlar kendi aralarında hep Yunan diliyle, muhacirce (yerlilerin tabiriyle Macurca) konuşurlardı. Ve birbirlerine asla kendi isimleriyle hitap etmezlerdi. Zira Yunanistan’da Osmanlı topraklarında Osmanlı terbiyesiyle yaşamayı gelenek hâline getirmiş olan bu göçmenler kızları dünyaya geldiğinde onlara âhirette anılması için isim verirlermiş ve verdikleri bu ismi çocuklukta aile ortamında kullanırlarmış, kız büyüyüp kocaya vardığında artık kocasının adıyla kendisine hitap edilirmiş.

   Meselâ yengemin babasının adı İbrahim idi, dolayısıyla anasına herkes “İbramına” diye hitap ederlerdi. Benim dayım yerlilerden olmasına rağmen, macur damadı bilindiğinden yengeme de “Farukina” derlerdi. Artık kocanın adı ne ise karısına o ada takı getirilerek seslenilirdi. Ben yaşlı muhacir kadınlar arasında oturup onların ne konuştuklarına kulak verir ama bir türlü ne dediklerini anlamazdım. Bazı duyduklarımı yengemin yanına döndüğümde sormaya çalışır, aldığım cevapları anlamaz ve tezden unuturdum.

    Fakat bir gün sık duyduğum bir kelimeyei gelip yengeme sordum “asburişikli ne demek,” diye. Rahmetli yengem ilk kez o gün bana kızdı,  “sen o kelimeyi nerden ezberledin, çabuk unut, hiç güzel bir söz değil o” dedi, keşke unutmamı istemeseydi, ben duyduğum ve aklımda yer etmiş pek çok macurca kelimeyi seneler içinde unutup gittim, ama o “aspurişikli” ne demekse zihin altıma yer etmiş, âdeta yengemin tepkisine karşı gelmiş, bugün dahi aklımdadır.

    Hiç unutmadım, lâkin hiç de ne anlama geldiğini araştırmadım ve kimselere de anlamını sormadım, konu etmedim. Şu ana dek… Garip biraz değil mi?