Örnek Alabilsek
 
 
Tercümeye geçmezden evveli kısa bir bilgi vereyim
Farsça'da "dil-i teng" diye bir tâbir vardır. Dil-teng demek, ya'ni gamnâk olmak, kalbin efsûrde olması, kalbin sıkışması, sıkılması, daralması, gamgîn olmak, endûhgîn olmak, bir nev'i kaygıya ve buhrana dayalı olarak gönlün kabz hâline kalb olmasıdır. Ya da yeni, uydurma lafla söylersek "anxiety disorder"
 
Üstad Dehhodâ diyor ki dil-teng birleşik sıfatı aynı zamanda, âzurde yani incinmiş, endûhgîn yani gamlı, nâ-hoş-âyend yani gönle hoş gelmeyen, sakîl yani bunaltan/sıkan, telh yani acı veren, nâ-dil-pezîr yani gönlün kabul etmediği hâl, matbû' olmayan, nedir matbû' olmayan, yani hoşa gitmeyen... Ve daha bir sürü kelime var böyle yığınla, hepsini şimdi yazamayız, ki bazıları Pehlevice'ye dek dayanmaktadır etimolojik olarak. Ki benim elimde şu an beş adet Farsça etimolojik sözlük bulunmaktadır.
 
 
İran'lılar sevgililerine dilem teng şode derler. Birebir terceme edersek, gönlüm karardı, daraldı, büzüştü, sıkıştı... vb. olur, lâkin aslında "seni özledim" mânâsına gelir.
 
 
Esas fiilimiz efkenden (افکندن) fikenden (فكندن) ya da endâhten (انداختن) de denilir.
 
Atmak, saçmak, savurmak, fırlatmak gibi birbirine yakın/benzer anlamları hâvîdir.
 
 
Niyâz-ı Nevvâb'ın (Ya da İngilizce transkriptle ma'rûf adıyla Niaz Nawab'ın) seslendirdiği Hâfız'ın 348 no.lu gazelinin çevirisini şöyle yaptım:
 
 
 
دیده دریا کنم و صبر به صحرا فکنم
و اندر این کار دل خویش به دریا فکنم
 
Dîde deryâ konem u sabr be sahrâ fikenem
V'ender în kâr dil-i hîş be deryâ fikenem
 
Gözümü deryâ yaparım, sabrı da çöllere atarım/saçarım/savururum 
Ve işbu suretle gönlümü de denizlere fırlatırım/fırlatayım
 
(Fark ettiyseniz hem "geniş zaman", hem "emir kipi" gibi: fırlatırım, fırlatayım) 
 
 
جرعه جام بر این تخت روان افشانم
غلغل چنگ در این گنبد مینا فکنم
 
Cur'a-i câm ber în taht-ı revân efşânem
Golgol-i çeng der în gonbed-i mînâ fikenem
 
Bu dünyâya içtiğim son şarabın bir yudumunu saçarım
Şu gökkubbeye çeng nağmelerini (mînâ fikenden=yükseltmek) yükselteyim
 
 
Taht-ı revân sözlük mânâsı: (ﺗﺨﺖ ﺭﻭﺍﻥ) (Farsça taht “koltuk” ve revân “giden” kelimelerinden birleşik isim) Katır ve develer veya insanlar tarafından taşınan, üstü kapalı, yanlarında pencereleri bulunan, ufak bir oda şeklindeki tekerleksiz nakil aracı.
Bu beyitteki anlamı: Dünyâ. 
 
Golgol: Üstad Dehhodâ bu kelime için demiş ki;
شوریدن بلبلان و مرغان را گویند در حالت مستی
Şûrîden-i bulbulân ve morgân râ gûyend der hâlet-i mestî
Bülbüllerin ve diğer kuşların mest olduklarında çıkardıkları sesler/söyledikleri nağmeler, ötüşler.
 
 
Günbed: (ﮔﻨﺒﺪ) Kümbet.
Günbed-i devvar: "Dönen kümbet” ya'ni "Gökyüzü": "Vâdi-i aşkta sevdâ ile sergeşte idim / Gelmeden gerdîşe bu günbed-i devvâr henüz (Fuzûlî)"
 
 
 
مایه خوشدلی آن جاست که دلدار آن جاست
می‌کنم جهد که خود را مگر آن جا فکنم
 
Mâye-i hôşdilî ân câst ki dildâr ân câst
Mî konem cehd ki hod râ meger âncâ fikenem 
 
 
Ma'şûk, mahbûb, dilber, sevgili nerede idiyse/hangi yerdeyse, hôşdilî (ya'ni şâdlık, şâdânlık, sürûr, sevinç) işte oradadır
Cehd edeyim de (büyük bir gayret sarf edeyim de, "bkz. cihâd"), kendimi oraya (sevgilinin bulunduğu mahal'le) atayım

  

 
 
 
از دل تنگ گنهکار برآرم آهی
کآتش اندر گنه آدم و حوا فکنم
 
Ez dil-i teng-i gonehkâr ber ârem âhî
K'âteş ender goneh-i Âdem u Havvâ fikenem
(Ki âteş ender, "ki âteşin içine", vezin için k'âteş yazılmış)
 
Özlem ve hasretle dolu daralmış ve günahkâr kalbimden bir âh (آه) edeyim de
Ateşin içine Âdem ile Havva'nın günâhını atayım
 
 
بگشا بند قبا ای مه خورشیدکلاه
تا چو زلفت سر سودازده در پا فکنم
 
Begûşâ bend-i kabâî meh-i hurşîd-kulâh
Tâ çu zolfet ser-i sevdâ-zede der pâ fikenem 
 
Ey külâhı güneş olan ay! Elbisenin düğmelerini çöz de bu sevda çeken başımı zülfün gibi ayaklarına koyayım

 

 
 
حافظا تکیه بر ایام چو سهو است و خطا
من چرا عشرت امروز به فردا فکنم
 
Hâfızâ tekye ber eyyâm çu sehv est u hatâ
Men çerâ işret-i emrûz be ferdâ fikenem
 
 
A Hâfız, günlere (ömre) dayanmak mâdem ki yanlış ve hatâdır
Ben niçin bugünün zevkini yarına atayım (erteleyeyim)? 
 
 
Şarkı formunda dinlemek içün:
 
 
 
***
Târık İleri
 
Örnek Alabilsek PDF e-Posta
Kullanıcı Değerlendirmesi: / 0
ZayıfEn iyi 
Pusula - Pusula
FURKAN İLERİ tarafından yazıldı.   
Perşembe, 08 Nisan 2021 09:37
Kur’an-ı Kerim Ramazan ayında, lâhud âleminden inmeye başladı. Peygamberimiz dokuz ramazan oruç tuttu. Oruçlunun ağız kokusu Allah indinde misk gibidir. “Beni anınız, ben de sizi anarım...” kelâmında dikkat buyurun, büyük incelikler var­dır. Bir insanın kemâli, yanlışını kabul ve sonra onu tashih et­mek, düzeltmekle ölçülür. Yanlışını kabul etmeyende, bile bile yanlışında ayak direyende, hayır yoktur. Karanlığı seçen, ay­dınlıktan kaçan yarasa ruhlu insanlar için ne denilebilir? Onu herkes kendi lügatçesine göre isimlendirsin. Ramazan, karan­lıkların aydınlığa, zulmetin nura dönüştüğü bir mübarek aydır. Bu aydan istifâde etmesini bilenler, bütün yılı değerlendirirler. En küçüğüne varıncaya kadar bütün olaylar, düşünceler, ta­savvurlar, hayaller bizi şekillendirir, hayatımıza yön verirler. İslâm’da tesâdüf diye bir kelimenin varlığı yoktur, o sadece lügatlarda vardır, zanlarda vardır. İzâhını yapamadıkları, tahta kurusu kadar akıllarının yetmediği her işe, aklı evvellerin bul­duğu, önerdiği ve kullandığı bir kelimedir tesâdüf. İkide bir bu kelimeyi kullanmakla, sadece kendimizi kandırmış oluruz. İlle­tini, sebebini bilmediğimiz her şeyi, her olayı sözüm ona bu ke­lime ile izah ettiğimizi sanıyoruz. Ne büyük aldanış...
 
"Allah katında duadan daha değerli bir şey yoktur."
 
Efendim, söz çok önemli tabi. Siz de “Ya hayır söyle yahut sus.” Hadisini bizlere hep hatırlatıyor, sözü çok önemsiyor­sunuz. Bir de Yunus’un “Yunus bir haber verir, işidenler şâd olur.” sözü ile bu Hadis-i Şerif arasında bir ilgi olduğunu, onun bir açıklaması olduğunu söylemiştiniz sanırım daha önce.
− Evet. Daima hayır söyleyebilen bir kimse mesut olur. Meselâ bir dalkavuk, süslü püslü sözler söyler ama onlar karşı tarafın kalbinde bir güzellik oluşturmaz. Burada önemli olan bir nokta var: Ancak Allah rızası için söylenen güzel sözler insanı mutlu eder, ona mutluluk getirir.
− Peki hayır söyleyen bir insanı dinleyenler de mutlu mu olurlar?
− Evet. Bir kimse gül sunarsa, onun etrafındakiler de gül kokarlar. Meselâ etrafa lâğım suyu akıyorsa, etraftakilerin de üstü başı bir süre sonra lâğım kokar. Ben boşuna söylemi­yorum, sadece “Ya hayır söyle yahut sus.” Hadisi bir kimsenin hayatına yer etse, o kimse bu sayede velâyet makamına kadar çıkar diyorum.
− Peki bu o kadar çok mu zor? Hayırlı olmayan bir şey diline geldiği zaman susmak?
− Ben bu yaşa geldim, birkaç velînin dışında bunu uygu­layabilen görmedim.
− Peki neden böyle oluyor efendim, nefs mi giriyor araya, ille söylemek mi istiyor insan o anda o sözü?
− Öyle yavrum. Kış kışlığını, puşt puştluğunu yapıyor.
 
Nice kitaplar dolusu yazan, çuvallar dolusu lâf eden insanlar vardır ki, hayatlarında hiç kimse üzerinde etkili olamamışlardır. Çünkü onlar işin kolayına gitmişler, görevlerini hafife almışlardır. Kitaplar dolusu yazan insan nasıl olur da işin kolayına gidebilir diyeceksiniz? Evet, hiç kuşkunuz olmasın, öyledir. Önemli olan, kütüphaneler dolusu, deve yükü 0 Resulullah’tan gelen mânevi ışıkla, kalbimizi ve kafamızı aydınlatmak, onun ışığında ve onunla beraber olarak hayat yo­lunda yürümektir. Papağan gibi, birtakım sözler ezberleyip, olur olmaz yerde onları tekrarlamak insana bir şey kazandırmaz. Teyp de kendisine okunan şeyleri aynen söylüyor. Bunun ona faydası nedir? Lütfen lüzumsuz iddiaları, boş sözleri bırakıp gerçeğe dönelim. Onu bulmaya, yakalamaya ve yaşamaya ça­lışalım. Paydos diyelim bütün saçmalıklara, safsatalara… Sol­mayan rengin, pörsümeyen yeninin, ebedî güzelliğin peşinde olalım. Ancak böylesine yüceler yücesi bir aşkın rengine bü­ründüğümüz sürece, tartışmalarımızın bir anlamı olabilir. Gerisi sadece boş söz, zaman israfı ve kendini kandırmaktır. Allah cümlemizi böylesi tartışmalardan korusun.
 
Şahsiyet sahibi insanlar incelendiği zaman görürüz ki, on­larda ilk görülen özelliklerden biri yaşantılarındaki istikrar, de­vamlılıktır. Onlar ne söylediklerini bilen, neye inanacaklarını bi­len, kime değer vereceklerinin farkında olan kimselerdir. İkide birde fikir değiştiren, görüş değiştiren, inanç değiştiren kimse­lerde şahsiyet unsuruna rastlayamıyoruz. Dün karaladığı insan­ları bugün baştacı eden, dün tükürdüğünü bugün yalayan insan­lara nasıl şahsiyet sahibi diyebiliriz? Onlara nasıl güvenip, nasıl inanabiliriz. Onların ipiyle kuyuya insek, bir daha çıkamaya­cağımız daha baştan belli değil midir? Tarih dün dündür, bugün bugündür diyenlerin içinde bir tek gerçek şahsiyet sahibi insan görmüş müdür?
 
Önemli olan halkın içindeyken bile, hep iç dünyamızda O’nunla beraber olabilmektir. O’nun için susmak. O’nun için konuşmak... Ne yapacaksak, O’nun için yapmak. Hûd suresi 112. âyetinde “Emrolunduğun üzre istikâmet eyle” buyrulu­yor. ResûluIlah Efendimiz’in Hûd suresi saçımı ağarttı sözü ne kadar anlamlıdır. Hepimizin bunun üzerinde uzun uzun düşün­mesi gerekir.
 
Bir zamanlar Türkiye ile Amerika arasında bir kültür anlaşması vardı. İki ülkenin gençleri belli bir süre gittikleri yerde misafir kalıyorlardı. Bir arkadaşımın kızı da bu anlaşmayla Amerika’ya gitmişti. Akşam yemek yeniyor. Yemekten sonra arkadaşımın şimdi göz doktoru olan kızı ayağa kalkıyor. Evin hanımı soruyor. “Kızım nereye gidiyorsun?” “Televizyona” diye cevap veriyor. “Birazdan Dallas dizisi başlayacak.” Anne birden asabileşiyor. “Kızım,” diyor, “biz şerefli bir aileyiz. Bu kutsal çatının altında, ben o rezil dizinin seyredilmesine müsaade edemem. İlle görmek istersen, yarın memleketine git. Orada rahatça seyredersin.” Bunu işittiğim zaman çok duygulanmıştım. Hayattaki her şey insanları müspet veya menfi etkiliyor. Okunan gazete, seyredilen televizyon, konuşulan insanlar, konuşulan konular, hepsi, hepsi bizi etkiliyor.
Gördüğümüz, işittiğimiz, şahit olduğumuz ne varsa üzerimizde iz bırakıyor. Şuuraltımızın derinliklerine işliyor. Bizler madem ki dünyaya bir melek gibi tertemiz geldik, yarın mânevi hayatımıza giderken de geldiğimiz günkü ruh temizliği ile dönmemiz gerekmez mi? Aynı ruh sâfiyetini, güzelliğini korumak için de hepimiz elimizden gelen gayreti göstermeliyiz. O kadar temiz, nezih, güzel yaşayalım ki, yaşadığımız hayat bir cennet olsun. Melek gibi yaşayalım, birbirimizi kırmadan, incitmeden, haram yemeden, harama bakmadan, haram düşünmeden yaşantımız öyle güzel olsun ki, yarın âhiret hayatımızda eyvah pişman olduk demeyelim. Dövünmeyelim. Feryad-ı figan koparmayalım. Dünyası cennet olanın âhireti de cennet olur. İnsan hayatta ne ekerse onu biçer. Madem ki insan ruhu bu kadar hassas, bu kadar ince, bu kadar kırılgan, o zaman bizler de son derece dikkâtli olmalıyız. Yarın son nefesimizi verirken gönül hoşluğu içinde, en temiz duygularla, “Sevginle gireceğim toprağa, sevginle çıkacağım topraktan” diyebilmeliyiz.
 
Göklerde ve yerde bulunan canlı, cansız, büyük, küçük her şey Allah’ı tesbih ederken, insan bundan nasıl uzak kalabilir?...
 
-Şu yaşadığımız hayatın her günü, her saati ayrı bir imtihan. Hepimiz sürekli olarak imtihan ediliyoruz. Amaç yetişmemiz, tekâmül etmemiz, olgunlaşmamız değil midir? Bu imtihanlar her şahıs için ayrı. Ama bilelim ki, bu imtihandan kurtuluş yok. Bizler de son nefesimizi verinceye kadar bu imtihanlardan yüzümüzün akıyla çıkmaya çalışalım. Peygamber Efendimiz ne güzel söylemiş; “Ya hayır söyle, yahut sus” diye. Bir tek bu Hadisi uygulayabilsek aile yaşantımız, meslek hayatımız, ne kadar farklı olur. Güzellikler içinde yaşar, güzellikler içinde ruhumuzu teslim ederiz. O son an ne kadar önemli. Bir ömrün muhassalası iman içinde, huzur ve sükûn içinde, rahatlıkla, sükûnetle çene kapayanlar ne güzel insanlardır. Allah bunu cümleye de, bize de nasip etsin. Biz de yaşarken “Sevelim sevilelim, dünya kimseye kalmaz” diyelim. Olur olmaz nedenlerle birbirimize darılıp, küsüp, kırılıp birbirimize sırtımızı döneceğimize, “Aşk gelicek, cümle eksikler biter” diyerek, “Gelin canlar bir olalım” diyerek birbirimizi kucaklayalım, “Sevelim, sevilelim dünya kimseye kalmaz” diyerek hayata veda edelim...
 
Yunus, “Aşk gelicek cümle eksikler biter.” diyor. Algı kapılarını sonuna kadar açabilsek. Sevdiklerimizle bir olurken, evrenle de bir olabilsek. Tek istisna olmadan, yeryüzündeki bütün insanları, hayvanları, bitkileri, cemâdatı Muhammedî bir aşkla kucaklayabilsek. Hayatı doruklarda yaşayabilsek. En ince, en hassas düzeyde, bütün ayrıntıların farkındalığı ile yaşa­yabilsek. Küçük hesaplarla, küçük çıkar düşünceleri ile yaşamı küçültmek, daraltmak kadar insanın kendine yapacağı zarar ne olabilir? Doğanın ve evrenin içinde sakladığı giz, yaşamın ve ölümün gizi, hep sevenle sevilenin biraraya gelmesinden doğan sonsuz mutluluğun içinde değil midir? Bu birliktelikte algının kapıları sonuna kadar aralanıyor, insan kendi özü, aslı ile, gerçekle yüz yüze geliyor...
 
 
Turkish Arabic English