Misafiriz Madem

 
 
Kuran- Kerimde ve Peygamber Efendimizin Hadis-i Şeriflerinde faiz kesin bir şekilde yasaklanmış ve haram kılınmıştır.
Azı karar, çoğu zarar bahanelerine sığınmayalım. Faizin tek tanımlanması var haram... Az olsun çok olsun faiz haramdır ve biz Müslümanların kesinlikle kaçınması gereken bir haramdır.
Kuran-ı Kerimde tam 7 yerde faiz ile ilgili hüküm yer almaktadır. Bu ayetlere bir bakalım; 
 
 
(2/275) Riba (faiz) yiyen kimseler, şeytan çarpan kimse nasıl kalkarsa ancak öyle kalkarlar. Bu ceza onlara, "alışveriş de faiz gibidir" demeleri yüzündendir. Oysa Allah, alışverişi helal, faizi de haram kılmıştır. Bundan böyle her kim, Rabbinden kendisine gelen bir öğüt üzerine faizciliğe son verirse, geçmişte olanlar kendisine ve hakkındaki hüküm de Allah'a kalmıştır. Her kim de yeniden faize dönerse işte onlar cehennem ehlidirler ve orada süresiz kalacaklardır.
 
(2/276) Allah faizi mahveder, oysa sadakaları bereketlendirir. Allah günahta ve inkarda direnen hiç kimseyi sevmez.
 
(2/278) Ey iman edenler! Allah'tan korkun ve artık faizin peşini bırakın, eğer gerçekten müminler iseniz...
Devamını oku...

Misafiriz Madem
Furkan İLERİ tarafından yazıldı.   
Cumartesi, 29 Nisan 2017 05:17
Makale İçeriği
Misafiriz Madem
HAYATA
Tüm Sayfalar
{idkey=1744b0[url=http%3A%2F%2Fwww.ayferaytac.com%2Fpusula%2F1656-misafiriz-madem.html][title=Misafiriz+Madem][desc=]}

altİnsan hayatı bir serüven. Doğduğumuz andan itibaren mücadele veriyoruz. Hastalıklar, parasızlıklar, yanlış anlaşılmalar bizi ömür boyu bırakmıyor. Bu patırtı, gürültü içinde her zaman için kuvvet alacağımız, bize mutluluk verecek, yaşama sevinci verecek bir olay edepli davranışlar. Eski İstanbul terbiyesinde “ben sahibim, ben mâlikim, mülkiyeti bana ait” gibi sözleri söylemek edep dışı kabul edilirmiş, o şahsın görgüsüzlüğüne verilirmiş. Meselâ bir yalının önünden geçiyoruz, soruyoruz, “Efendim, bu yalının mâliki siz misiniz?” Adam, saygıyla cevap verirmiş: “Estağfurullah efendim, şimdilik emaneten oturuyoruz”. Bu cevaptaki incelik beni bir ömür boyu ürpertmiştir. Hayat arkadaşımla evli kaldığımız süre içerisinde onun önünde bir kere ayak ayak üstüne atarak oturmadım. Bir kere bile çantasına, çekmecesine, cüzdanına dokunmadım. Çünkü çocukken bize öyle öğretilmişti. Yolda herkes tanısın, tanımasın birbirine selâm veriyordu. Bu selâmda insanı ürperten, heyecan veren, sımsıcak bir sevgi, bir saygı, bir incelik vardı. Beni çok etkilemişti. Ömür boyu unutmadım. Şimdi aynı apartmanda oturanlar birbirlerini selâmlamadan, bir poz, bir çalım geçiyorlar. Mübârekler sanki firavunun torunları. Bunu bir türlü kabul edemiyorum, içime sindiremiyorum, izahını yapamıyorum. Madem kader bizi aynı çatının altına getirmiş, ne olur birbirimize selâm versek, hatır sorsak, elimizde paketler varsa yardımcı olsak. Bazen bir selâm, bir hatır sorma, bir teşekkür etme insanın bütün sıkıntılarını alır, götürür. Yerine tertemiz, pırıl pırıl bir ruh hâli bırakır. Bir Viyanalı psikolog “bir insan”, diyor, “günde on kişiye teşekkür edebilse, o insan ruhen çok mutlu olur”. İnsanların birbirlerinden bekledikleri ne servet, ne şöhret, ne mevki, ne makam, ne mal mülk. Bu minicik ilgiler, edepli davranışlar bizim ruhumuzda en güzel duyguları uyandırabilir. Neden bu fırsatları kaçırıyoruz? Amerika’nın bazı eyaletlerinde bir âdet varmış. Otobanlarda giderken hani gişeler çıkar karşımıza, para yatırmamız gereken. Bazı kimseler gişedeki görevliye parayı uzatırken, “bu benim için ve benden sonra gelecek on araba için” diyorlarmış. Bilmiyorum, bunu okuduğum zaman çok heyecanlandım. Siz, kendinizden paha biçin. Parayı gişeye uzatıyorsunuz. Gişedeki görevli “efendim”, diyor, “paranız ödendi”. Burada önemli olan, o üç kuruş para değil. Birilerinin sizi düşünmüş olması. Bir insan tarafından sevilmek, sayılmak, düşünülmek ne güzel bir olaydır, hassas bir insanı sevinçten ağlatabilir. Hepimiz birtakım güzel davranışların, güzel sözlerin beklentisi içinde değil miyiz? Ve o karşımıza çıktığı zaman ne kadar huzurlu oluyoruz, mes’ut oluyoruz. Aynı şekilde ev halkının birbirine karşı gösterdiği edep ve incelik örnekleri de karşı tarafı ne kadar mutlu eder. Hepimiz şu dünyada misafiriz. Misafirliğimiz ne gün bitecek bilemiyoruz. Ama yaşadığımız sürece, çevremize karşı, insanlara, hayvanlara, bitkilere karşı, eşya ve cemâdata karşı daha duyarlı olabilsek, onlarda memnuniyet uyandıracak sözleri ve hareketleri söyleyerek, yaparak onların içlerinde bir memnuniyet uyandırabilsek, ne güzel olur.

Bugün inanan insanlar, tarihte eşi görülmemiş bir savaşın içindeler. Bir taraf, çağın kendisine getirdiği bütün modern araç ve gereçlerle çılgınlar gibi saldırırken; öbür tarafın da son derece akıllı, misli görülmemiş ince taktiklerle karşı koyması, vazgeçilmez bir durum olarak çıkmaktadır. Tarih de şahittir ki; sonuçta zafer daima inananların olacaktır.

İnsan, onurlu bir hayat yaşayabilmek için, aç kalmayı da, toplum tarafından dışlanmayı da göze alabilmeli. Birileri beni inandığım, bütün aşkımla bağlandığım değerlerden uzaklaştırmaya çalışırsa, tabii itiraz edeceğiz. Şahsiyet bakım ister. Aman o kızmasın, aman o darılmasın diye diye, şahsiyet de yok oluyor. İnsanın şahsiyetine set vuracak bir takım olaylar olacak. Ama biz bunlara eyvallah diyemeyiz. Yerine göre taviz verilir. Ama sürekli taviz vere vere şahsiyet yok oluyor. O zaman insan olaylara kendi gözü ile bakamıyor.

Hep güzelliklerin, temiz, asil, yüce olan duygu ve dü­şüncelerin görüleceği ekran sahiplerine ne mutlu... Onlar, dün­yalarını da, âhiretlerini de cennet huzuru içinde yaşayanlar, ne güzel insanlardır. Allah, onların ellerinden öpmeyi cümlemize nasip etsin. Açık konuşalım, bugüne kadar çok denendi ve gö­rüldü, bundan sonra da hiç şüphe yok ki, görülmeye devam edi­lecek. Fıtratın kanunlarına aykırı davrananlar, öyle yaşamayı kendilerine şiar edinecekler hep hüsran içinde kalacaklar, ke­der, ıstırap, huzursuzluk ve bunalım asla, asla yanı başlarından ayrılmayacak. Ne söylerlerse söylesinler, ne yaparlarsa yapsın­lar, eninde sonunda pişman olacaklar. Muhammedî neş’eden uzak, sevgiden uzak, dostluktan uzak, varoluşun çılgın hazzını duymadan, inancın sonsuz lezzetlerini tatmadan ölüme mah­kûm olacaklar.

Eğer bugün fert olarak ve toplum olarak huzursuzsak, mut­luluk bizim için sadece bir kelimeden başka bir şey değilse, insanlar içkiye, sigaraya, uyuşturucuya, kumara, lükse, konfora bu kadar battılar, israf içinde yüzüyorlarsa, bütün bunlar şü­kürsüzlük ve hamdsızlığın doğal sonuçlarından ortaya çıkmak­tadır.

O kadar temiz, nezih, güzel yaşayalım ki, yaşadığımız hayat bir cennet olsun. Melek gibi yaşayalım, birbirimizi kırmadan, incitmeden, haram yemeden, harama bakmadan, haram düşünmeden yaşantımız öyle güzel olsun ki, yarın âhiret hayatımızda eyvah pişman olduk demeyelim. Dövünmeyelim. Feryad-ı figan koparmayalım. Dünyası cennet olanın âhireti de cennet olur. İnsan hayatta ne ekerse onu biçer. Madem ki insan ruhu bu kadar hassas, bu kadar ince, bu kadar kırılgan, o zaman bizler de son derece dikkâtli olmalıyız. Yarın son nefesimizi verirken gönül hoşluğu içinde, en temiz duygularla, “Sevginle gireceğim toprağa, sevginle çıkacağım topraktan” diyebilmeliyiz.

Hayatta fırsatlar insanın karşısına bir kez çıkar. Biz her an olaylar ve insanlar hakkında çok dikkâtli olmalıyız. Meselâ Picasso bazı günler Paris metrosuna gider, orada müthiş bir süratle hareket eden metroda oturan insan yüzlerine çok büyük bir dikkâtle bakar, onları o çok kısa süre içinde hafızasına almaya çalışır, sonra atölyesine gelerek o zihninde kalan kadın veya erkek portrelerini tabloya dökermiş. Bu ne büyük bir dikkâttir... Benim de hayatımda belki 20 sn, 30 sn gördüğüm insanlar oldu. Ama onları bir ömür boyu unu­tamadım. Söyledikleri bir söz, yaptıkları bir hareket, bir jest beni ömür boyu düşündürdü. Böyle insanları bazen ömür boyu ta­nımaya gerek yok, çok küçük bir sözleri, bir hareketleri onları yıllarca hatırlamanız için yeterlidir.

Karıncaya sormuşlar, “Nereye gidiyorsun” demişler. “Kâbe’ye” demiş. “Yahu” demişler, “Bu vücutla, bu ayakla nasıl Kâbe’ye varabilirsin?” Karınca cevap vermiş. “Ben de biliyorum varamayacağımı, ama ölürsem o yolda öleceğim, sizden ne haber? Siz ne yapıyorsunuz?” Soruyu soranlar cevap verememişler, utançla başlarını öne eğmişler. Bütün mesele, yaşadığımız sürece iyinin, güzelin, doğrunun yanında olmak. Bir karınca adımı ile de olsa, o yolda yürümek.

Hayata, topluma, insanlara veryansın etmek kolay ama ya bir gün bize sorarlarsa; iyi ama kardeşim dediklerin doğru, tamam da sen ne yaptın? Minicik de olsa bir güzelliği yaşadın mı? Bir açı doyurdun mu, bir fakiri giydirdin mi, bir gariban çocuğu okuttun mu, bir hastayı tedavi ettirdin mi? Hiç ziyaretçisi olmayan, aylarca hastanede yatan bir hastayı ziyaret ettin mi? Bir fakir kızın çeyizine yardımcı oldun mu? Gecenin ilerlemiş bir saatinde ıstırap çeken hastalar için dua ett...in mi? Bu sorular uzar gider, önemli olan küçücük de olsa, minicik de olsa bir hayrı işlemek, bir güzelliği insanlara götürmek. Tebessüm et­menin de, sadaka vermek kadar önemli olduğunu bildiren bir inancın insanlarıyız. Elimizden tutan mı var? Yaşadığımız sü­rece neden biz de Allah rızası için yapılan iyiliklerin, işlenen güzelliklerin peşinde olmayalım? Bazen önemsiz görünen, basit görünen bir iyilik, bir hayır, bir yardım, bir insanın dünyada ve âhirette cenneti bulmasına yardımcı olabilir. O halde ne bek­liyoruz?

 

"Cehaletten daha korkunç fakirlik, akıldan daha büyük nimet, kibirden daha kötü bir yalnızlık yoktur." Hz.Muhammed(s.a.v)

İnsanlar görüyoruz, hayata sürekli olarak tek yönlü pencereden bakıyorlar. Onlar için her şey donmuş, statik, belli kalıplar içinde. Adeta kemikleşmiş bir yaşam tarzları var. Bir ömür boyu aynı hareketler tekrarlanıyor, aynı sözler söyleniyor, düşünce adı altında, aynı kalıplar öne sürülüyor. Ve bu kimseler aydın, entelektüel olduklarını sanıyorlar. Kolay kolay da adam beğenmiyorlar. İnsana sevgi, insana saygı, hoşgörü, edep, incelik, zarâfet onların dilinde olmayan kelimeler.... Ve ne yazık ki ömürleri böyle akıp geçiyor. Fazıl Hüsnü Dağlarca böyleleri için;

“Öyle dalmış ki asırlar süren uykusuna,

Uyandırmazsan, uyanacak değil...”der.

Rızâ, olayların akışı içinde kalbin sâkin ol­ması ve telâşa düşmemesidir. Kulun Allah’tan gelene râzı ol­ması, ancak Allah’ın ondan râzı olmasına bağlıdır. Eğer Allah kulundan râzı ve hoşnut olursa, o vakit kula, rızâ makamına varmak müyesser olur. Rızâ, kâmillerin makamıdır. Allah’tan gelenlere rızâ göstermeyip telâşa düşmek, kalben itirazda bu­lunmak noksanlıktır. İmânın henüz tam olmadığını gösterir. Bu insanlar sürekli olarak şükür yerine şikâyet ederler. Şikâyet nef­sin tekme atmasından başka nedir?

Hepimiz bir sınavlar dünyasındayız. Hepimiz her an sınanıyor, deneniyoruz. Ve hayat sahnesinde herkes kendi rolünü oynuyor. Allah rızası için el uzattığımız, iyilik ve hayır yaptığımız, sevgi ve saygı gösterdiğimiz insan bunların tam ak­sini yapıyor, gidip orda burda konuşuyor, bizi kötülüyor, yerden yere vuruyorsa, ben neden yaptıklarımdan pişman olayım? Ne­den hayata küsüp, insanlardan uzaklaşayım. Bir daha kimseye iyilik yapmama kararı alayım. O kendine düşen görevi en güzel şekilde yapıyorsa, alçaklığın, nankörlüğün, nâdanlığın en çar­pıcı örneğini veriyorsa, bana ne, ben de onun gibi mi olayım? Unutmayalım ki, herkes kendi cebindekini harcar.

Dünyada bir tane tesâdüf varmış, o da lügatlerdeki tesâdüf kelimesi...

Kesinlikle tesâdüfe inanmıyorum. Olaylar aklın almayacağı ölçüde, o kadar ince, o kadar hassas, birtakım sosyal, psiko­lojik, mânevî ipliklerle birbirine bağlı ki, bir noktadan sonra ara­daki bağlantıyı kaybediyor ve tesâdüf deyip, işin içinden sıyrı­lıyoruz.

İnsanoğlu yaşamı boyunca yalnız doğruyu ve iyiyi değil, güzeli de arar. Görmek göz kapaklarını aralamak değildir. Bak­masını bilen görür. Yunus, bu gözümden bakan nedir? diye sorar. Gören göz değil düşüncedir. Güzellik yalnızca duyuya açıktır. O mantıksal yaklaşımın dışındadır. Biz güzelliği duyu­larla, inançlar ve sezgiyle algılarız. Güzel gören güzel düşünür. Güzel düşünen hayatından zevk alır. İnsanların kafalarında kendileriyle ilgili belirli bir imaj vardır; kendilerini nasıl görü­yorlarsa öyle olurlar. Madde ile mânâyı, akıl ile gönlü, iç ile dışı barıştıranlar; barış, mutluluk ve güzellik içinde yaşarlar.

Hayatta hiçbir şeye takılıp kalmak doğru değildir. “Ben yepyeni güzellikler yaşamak istiyorum, görüş ufkumu genişlet­mek istiyorum, benim geçmişle hesaplaşacak zamanım yok.” demelidir. Her doğan gün bir şanstır. Daha iyiye, daha güzele, mükemmele gitmek için bir şans. Ânı yaşamak çok ince bir nokta. İbn-ül vakt olabilmek çok önemli.

Gerçek hüzün, senin her üzüntünde Allah’ı göremeyip hatırlayama­mandır. Eğer her gamda Allah’ı görebilseydin, hüzün diye bir şey olmazdı. Allah’ın seni sevmesi, kalbini istilâ etmesi ve her şeyi onunla görmen, cennettir. Allah’a yakınlık, Allah’ın sana olan yakınlığındandır. Allah her şeye kâdirdir. Ârif insan, kim­seden bir şey istemez. İhtiyacını kimseye bildirmez. Allah’a bile açmaktan utanır.

Müslümanlar Mekke’ye giriyorlar. Muzaffer İslâm Ordusu, sâde, vakur, tevâzu ve edep içinde. Hiçbir taşkınlık yapmadan, hiçbir aşırılık göstermeden ilerlemekte. Mekkeliler perişan, pa­nik içinde, darmadağın. Bir köşede Ebû Sufyan, karısı ve kölesi ürpererek olayı seyretmekteler. Ebû Sufyan’ın karısı Hind, göz­yaşları içinde şu tarihî sözü söyler; “Bu kadar mı yanılmışız, bu kadar mı aldanmışız?” Nice yıllar var ki, bu söz beni tit­retiyor, ürpertiyor, ağlatıyor. “Bu kadar mı y...anılmışız, bu kadar mı aldanmışız?” Allah’ım diyorum, ben ve bütün müslüman kardeşlerim böyle bir itiraf zorunda kalmayalım. O ne müthiş bir olaydır ki, her şey olup bittikten sonra gerçek bütün vuzuhuyla ortaya çıksın. Acaba insanlar gerçekten düşünebilseler, muha­keme edebilseler, bir şeylerin idrâkine varmış olsalar, bunlar olur muydu? Hayata tümüyle bakacak olsak, siyaset hayatından ekonomiye, aile yıkımlarından bireysel mutsuzluklara kadar, her şeyin altından o düşünceden yoksunluk çıkmıyor mu? Sağlığı en çok bozulan insanlar, aile yuvalarında her gün kavga eden insanlar. Hayat yolunda tuttukları her işte başarısızlığa uğra­yanlar, hep düşüncesizliklerinin mahkûmu olmuyorlar mı?

 

Biz hayat yolunda yürürken rehberimiz, önderimiz, büyüğümüz hep Allah’ın Resulü olacak. Bu nedenle bizler kin, nefret, intikam, düşmanlık duygularını içimizde barındırmayacağız. Duygumuz, düşüncelerimiz, yaşantımız hep sevgi üzerine kurulacak. İçimizdeki sevgi her gün biraz daha büyüyecek, büyüyecek, öyle bir an gelecek ki yeryüzündeki bütün insanları, bütün hayvanları, bütün bitkileri, bütün eşya ve cemadatı Muhammedi bir aşkla kucaklayacağız. Sevgi içinde yaşayıp, sevgi içinde Hak’ka göçeceğiz...

Akıl insana doğru yanlış terazisi olarak verilmiştir ve sınırlıdır. Allah’ın sırlarını ve Allah’ın mâhiyetini tayin ve teşhis edecek hücre insan dima­ğında yoktur. Eğer yalnız akılla mesele halledilseydi, Allah ilâhi vahye mazhar olan peygamberlerini göndermezdi. Âlimler gelir, akılla sorunlar çözülürdü. Bu çok ince nokta nice insanın aya­ğının kaymasına neden oluyor. İlmin yeri ayrı, vahyin yeri ay­rıdır. Vahiy ışığı ile aydınlanmayan gönüller, ebediyen hüsran içinde kalacaklardır. Mânevi güzellikler, yücelikler akıl ile algı­lanamaz, anlaşılamaz. İnsan ruhunun derinindeki itikat cevheri karşısında akıl âciz kalır. Nice batılı bilim adamı, düşünür, fi­lozof, her şeyi aklın sınırları içinde çözümlemek sevdası ile, kendilerini helâke götürürler.

Her sabah hayatımızı değiştirmek için bize yeni bir fırsat doğmaktadır. Hep karanlık görülen, hep şikâyet edilen hayat kime ne kazandırmıştır ki? Olgunluk ve gelişme yolunda olan insan, yavaş yavaş şikâyet ikliminden ayrılır. Hayatı olduğu gibi kabul etmeye doğru gider. Yavaş yavaş hayrı konuşan, yayan ve yaşayan bir insan olur. Önemli olan, hayatın kabuğundan özüne doğru inebilmek, kendimizi ve başkalarını her an yeniden keşfedebilmektir. Dış hayatın patırtı gürültüsünden sıyrılabil­mek, iç dünyamıza inebilmek, ebedî gerçekleri ve güzellikleri kendi içimizde yakalayabilmektir.

Eğer Allah'ın sizi sevmesini istiyorsanız, siz her şeyi seviniz.Yüzümüzü nereye dönersek dönelim, O'nu görmeyecek miyiz? Ve O bize kâfi değil mi?

Daima göz önünde bulundurulması gereken nokta şudur: Hayatın en küçük hareketleri bile geleceği yapar veya yıkar. Her yanlış hareket hayatta faturası ödetilecek bir durumdur.

Hayat, sandığımızdan çok daha ince nüanslarla birbirine bağlı, muhteşem bir kompozisyon. Hiçbir şey unutulmuyor. Olaylar geçip gidiyor, şuuraltında izleri bazen mezarda da, ikinci hayatta da devam ediyor. Aman dikkatli olalım. Bazen bir tek kelimenin, bir insanın inancını, hayat görüşünü, yaşama felsefesini kökünden değiştirdiğini görüyoruz. Evet, sözün gelişi söylemedim. Bir tek kelime bu işi yapabiliyor. Bazen bir tebessüm bütün dünyayı dolaşıyor. Evet, bir tebessüm bazen bütün dünyayı dolaşıyor, ama aynı şekilde acı bir söz de. Hatta ben, bu dünya ile sınırlı kaldığını sanmıyorum. Günümüzde Alzheimer hastalığı gittikçe yayılıyor. Günlük hayatımıza giriyor. Çevreden mütemadiyen işitiyorum. Acaba sayın doktorlar bunun sebebini hiç düşünüyorlar mı? Bana öyle geliyor ki, beyne giden negatif ışınlar, insan ruhunu allak bullak ediyor. Beyin görevini yapamaz oluyor. Ne yazık ki ülkemizde gazeteler, televizyon kanalları, birkaç istisna dışında, zehir saçıyorlar. Diziler, eğlence programları, artık utanç verici düzeyi de aştı. Bir felâket halini aldı. Ne yazık ki sorumlular tam bir vurdum duymazlık, sorumsuzluk içinde omuz silkiyorlar. İlgilenmiyorlar bile. Hepimiz bir geminin içindeyiz. Gemi batarsa hepimiz boğulacağız. Ne yazık ki, kimse çıkıp da; “Durun kalabalıklar, bu cadde çıkmaz sokak / Haykırsam kollarımı makas gibi açarak” demiyor.

 

Sadece kendi içlerinin karanlığını ya­şayanlar ne kadar zavallıdırlar... İnsan her şeyden önce kendi kendine dost olmalıdır. Kendi kendiyle dost olan kimse, dünya ile dost ve barışık olur. Kendilerini, kendi iç varlıklarını güzel­leştirmemiş kimselerin, güzelliklere yaklaşmaya hakları da ol­maz. İçle dışın uyumu kurulduğu zaman huzur ve mutluluk ken­diliğinden ortaya çıkar. Bakmasını bilen görür. İnsan sadece günlük yaşamını sürdürmekle varlığı ve kendini bilemez. “Ol mâhiler ki derya içredir, deryayı bilmezler.”

İnsanın gözü aklı kadar görür. Vücut bir mâbettir. İçinde, sana senden yakın olan vardır. Her insan, kendisinde bütün insanlık ve evrenin sırlarını taşır. Kendi kendini tahlil insanı derin ger­çeklere götürür.

İnsan, onurlu bir hayat yaşayabilmek için, aç kalmayı da, toplum tarafından dışlanmayı da göze alabilmeli. Birileri beni inandığım, bütün aşkımla bağlandığım değerlerden uzaklaştırmaya çalışırsa, tabii itiraz edeceğiz. Şahsiyet bakım ister. Aman o kızmasın, aman o darılmasın diye diye, şahsiyet de yok oluyor. İnsanın şahsiyetine set vuracak bir takım olaylar olacak. Ama biz bunlara eyvallah diyemeyiz. Yerine göre taviz verilir. Ama sürekli taviz vere vere şahsiyet yok oluyor. O zaman insan olaylara kendi gözü ile bakamıyor.

O kadar temiz, nezih, güzel yaşayalım ki, yaşadığımız hayat bir cennet olsun. Melek gibi yaşayalım, birbirimizi kırmadan, incitmeden, haram yemeden, harama bakmadan, haram düşünmeden yaşantımız öyle güzel olsun ki, yarın âhiret hayatımızda eyvah pişman olduk demeyelim. Dövünmeyelim. Feryad-ı figan koparmayalım. Dünyası cennet olanın âhireti de cennet olur. İnsan hayatta ne ekerse onu biçer. Madem ki insan ruhu bu kadar hassas, bu kadar ince, bu kadar kırılgan, o zaman bizler de son derece dikkâtli olmalıyız. Yarın son nefesimizi verirken gönül hoşluğu içinde, en temiz duygularla, “Sevginle gireceğim toprağa, sevginle çıkacağım topraktan” diyebilmeliyiz.

 

“Bu kadeh bir bedendir, cana gebe!
Bir yasemindir, erguvana gebe!
Hayır; yanlış; ne odur şarap ne bu:
Bir sudur, bir su ki yangına gebe!
Hayyam



 
 
Turkish Arabic English