Ayfer Aytaç

Kur'an Öğren

Türkistan taraflarında bir bölgenin hükümdarı olan ve dünya dolusu mal varlığı bulunan İbrahim Edhem, bir an da karar verip sahip olduğu bütün değerlerden vaz geçivermiş. Etrafında bulunan insanların onca ikazlarına rağmen maneviyat sultanı olmayı tercih etmiş. Tüm mal varlığını kim isterse ona sorgusuz sulasiz dsağıtmış. Dünya malına karşı o kadar tenezzülsüzmüş ki, kimseye bir şey sormadan isteyene istediklerini vermiş. Buyüzden kısa süre içinde kendisi maddi sıkıntılar içine düşmüş.

Nefsini yokluğa ve mahrumiyete o derece alıştırmış ki karnı açlıktan guruldasa kimseden bir şey istemez, kimseye açlığını belli etmezmiş. Bir gün çarşı içinde envai çeşit yiyecekler arasında nefsi açlıkla bastırılmış halde gezinirken büyük velilerden hemşehrisi Şakik Belhi ile karşılaşmış ve ona hal hatır ardından şöyle bir sual yöneltmiş.

Devamını oku...
Şu anda 661 konuk çevrimiçi

Fileci Teyze
Ayfer AYTAÇ tarafından yazıldı.   
Çarşamba, 02 Ekim 2019 09:10
İLK DEVASA OTELİMİZ VE ÖNEMSEMEDİKLERİMİZ
 
altDokuz yaşında bir kız çocuğuydum. Cumhuriyet İlkokulun 3-A sınıfının ilk yarı yılında okuyordum. Sınıfımın en çalışkanıydım. Bu çalışkanlığımı okulumuzun karşısında bulunan Halil Hamid Kütüphanesine teneffüs aralarında gitmeme borçluydum.
Kütüphane kaçamaklarımda kütüphanenin hemen yanındaki geniş bahçe içerisinde bulunan tek katlı ahşap ev çok dikkatimi çekerdi. Bu eski evde, orta yaşlı üstü başı tertemiz bir teyze yaşıyordu. Her sabah onu bahçesinde, evinin hemen önünde yüzü güneşe dönük vaziyette, kucağında ağ ipleri yığınları el çabukluğuyla file örüyorken görürdüm. Kütüphaneye girmezden önce bir süre bakardım, "çile halindeki ağ iplerini nasıl yumak haline getiriyor, sonra onları ne ara fileye dönüştürüveriyor" diye. Elindeki sanatını öğrenmeyi çok arzuluyordum.
Bir sonbahar sabahı okulun ilk teneffüs aralığında yine kütüphaneye gittim. Hem giderken hem de dönerken dikkatlice baktım. O yaşlı teyze kapısının önünde oturmuyordu. Bahçesi sessizliğe gömülmüştü. "Hasta mı oldu," diye telaşlanmıştım. Kapısını tıklatmayı düşündüm. Baktım evinin perdeleri yoktu. Eski evin içi bomboştu. Günlerce meraklanmıştım "Ne oldu," diye.
Bir kaç gün sonra dozerler geldi yaşlı teyzenin evinin bulunduğu yere, gürültüleriyle adeta yeri göğü inlettiler. Öğretmenimiz "Dikkatinizi dersten ayırmayın, dışarıda sizi ilgilendiren bir durum yok". dedi gür sesiyle... 
Meğer o dozerler çıkardıkları gürültüyle yaşlı teyzenin evini yıkmaktalarmış.Evin yıkıldığını görmedim. O saatlerde dersteydim. Okuldan eve gidişim arka taraftan olduğundan kütüphane tarafına bir kaç gün hiç geçmedim. Dolayısıyla kütüphaneye de gitmedim. Sanırım yaşlı teyzeyi bir daha göremeyecek olmam, beni çok hüzünlendirmişti.
Sonraki günlerde öğretmenimiz, Cumhurbaşkanımız Cevdet Sunay'ın ilimize geleceğini ve bizim kendisini karşılamaya gideceğimizi söyledi. Bu sebeple hem kendimizin, hem siyah okul önlüklerimizin tertemiz ve ütülü olmasını, beyaz yakalarımızın kolalanmış olmasını istedi. Heyacanla durumu annemize yansıttık. Ve annelerimiz bizi tam öğretmenimizin istediği gibi tertemiz olarak okula gönderdi...
Sonra arkadaşlarla üçer kişilk sıra olduk. Ellerimize kağıttan yapılmış, küçük Türk bayrakları verildi. Hep birlikte uygun adım okulun kütüphaneye bakan kısmından çıktık. O an içim bir tuhaflaştı, gözlerim yaşardı. Çünkü bizler tüm okul olarak o yaşlı teyzenin evinin bulunduğu alana gelmiştik. Ev yıkılmaktan öte kazılmış yerine büyük bir çukur açılmıştı. Ne olduğuna anlam veremiyordum. 
Devamını oku...
 
Doktorumu Buldum Gibi
Ayfer AYTAÇ tarafından yazıldı.   
Pazar, 29 Eylül 2019 10:03
KALBİM NEDEN RAHATSIZDI
DAHA ÖNCE KİMSE ANLAMAMIŞTI
 
altYıllardır yanıltmışlar beni, yıllardır ağır ilaçlarla oyalamışlar. Kalbimin keyfini kimse umursamamış. Peki şimdi şifasız geçen onca zamanımın ceremesini kim çekecek? Tabii ki ben çekiyorum.
 
Tam beş yıldır kalbimin keyifsizliği ve ona iştirak eden yüksek tansiyon sorunumun çözümü için gitmediğim hastane, muayene olmadığım uzman doktor, doçent doktor, profesör kalmadı. Hastanelere ödediğim paralar bir araba alım ücretini aştı. Torba torba ilaç kullanmaktan feleğim şaştı. Onca tıp adamı kalbimi dinledi. İniltisine derman nedir, hiç bir şey demedi. Onulmaz derde mi düşmüştüm, neredeyse tüm güzelliklere küsmüştüm.
 
Gittiğim her hekim beni hasta bilip ilgilenir göründüler. Kalbimi dinlediler, tansiyonumu ölçtüler, lakin verdikleri ağır ilaçlarla ne kalp ağrımı dindirdiler, nede tansiyonumu birazcık bile düşüremediler. Konuşmadan, neden, niçin, soru sormadan, hastalığımı sorgulamadan çare olarak hep yeni ek ilaç önerdiler. Neticesi ölümün kıyısına yaklaşım oldu. 
 
Artık ne olacaksa olsun dediğim anda,son gittiğim özel hastanenin müdürüne şikayetimi iletmek için uğradım. Neredeyse onunla da görüşemeyecektim. Kapıdaki görevliler "Biz yardımcı olalım. Nedir sorununuz" diye direttiler. Ben de: "Güvenlikle ilgili bir sorunum olsaydı önce size gelirdim. Ama şimdi muhatabım siz değilsiniz. Bu hastanenin sahibi veya sorumlusu kimse onunla görüşeceğim." diye tutturdum.
 
Sonunda hastane müdürünü aradılar, 'gelsin' deyince huzuruna çıkardılar. Herkes bir mekan kapmış. Makamlara ulaşmak vatandaş için ne kadar da zorlaşmış... 
Hastanenin müdürü iyimserlikle karşıladı beni, karşısında sert tavır takınamazdım. Bu durumda nezaketimi bozmadan kendisine meramımı anlattım. "Kalp doktorlarınıza onca para veriyorum. Ancak ilaçlarımın sayısını artırıp geri gönderiyorlar. Bunlar doktor görünümünde ilaç temsilcileri midir?" dedim. Sözümü hiç kesmeden beni dinleyen müdür bey, adam gibi adammış. Helal olsun. Son cümlemi getirmeden öncesi, bir virgül aralığında bana ne dedi biliyor musunuz?
"Buradan size yardımcı olamadığımıza üzüldüm. Filan hastanede genç bir kardiyolog var. Kendisi uzman hekim. Bir de ona görünün." 
İnanamadım bu öneriye. Adam kendi hastanesinden ekmek yiyor. Lakin bana başka bir özel hastanenin kardiyoloji doktorunu öneriyor. Bu bana karşı özür mahiyetinde bir lütuf mu, yoksa ekmek yediği kapıya ihanet mi, bilemedim.
Devamını oku...
 
Ayakkabı Zanaatı
Ayfer AYTAÇ tarafından yazıldı.   
Cumartesi, 21 Eylül 2019 09:22
ÇARIKTAN, SANDALETE KUNDURACILIK… 
 
altİnsanların en önemli gereksinimlerinden birisi hiç şüphesiz ayakkabıdır… 
Ya da ayağa giyilen nesnelerdir… 
Ayakkabının önemi her zaman her zaman kavranmıştır. Çünkü her insan yürüyecek, dolaşacak, çalışacak, karda kışta soğukta, sıcakta, her türlü zeminde ve şartlarda bulunacaktır. Bunları yaparken de buralarla ilk temas eden ayaklar olacaktır. 
Bugün bize kadar ulaşan her gereksinimi ve medeni kullanma araçlarını, teknolojiyi bulan insanlar, geçmiş zaman içinde de günümüzün modern ayakkabıları olmasa da, hayvan derisinden çarık yapıp ayağına geçirmeyi bulmuş ve geliştirmeyi başarmıştır… Çarık ilk insanlardan günümüze kadar gelmiştir. Bu gün, Türkiye’de, hatta bizim bölgemizin bazı yörelerinde hala çarık giyenlerin sayısı hiçte az değildir. 
Ayakkabıcılık, ya da kunduracılık modern sanayi halini almış, hatta fabrikasyon üretime dönüşmüş ve bu modern sanayi yapımı ayakkabıları insanlarımız beğenmez olmuştur, daha fazla modernlik beklentisi içine girilmiştir. 
 
BİZİM İLDE AYAKKABICILIK ZANAATI 
Bir zamanlar benim şehrim, ayağa giyilen her çeşit nesnenin imal edildiği, yurdun dört bir yanına satıldığı bir yerdi. Hatta bu öneminden dolayı, malum olunduğu üzere şehrimin göbeğine denilecek bir yere “Kunduracılar Sitesi” bile kurulmuştu.
Bizim ilde yapılan ayakkabı çeşitleri saymakla bitmez. Bugünkü kadar modern modelleri de çoktu. Genellikle mesh, yemeni, erkek ve kadın ayakkabıları, çocuk ayakkabıları, kışlık bot ve çizme çeşitleri, ayak ve ayakkabıyla ilgili ne aranırsa bulunurdu… 
Kunduracılığı kendine zanaat edinen, senelerce el emekleriyle geçimlerini temin eden ustalar, kalfalar ve çıraklar el emeğiyle işlerini özenle yaparlar, imal ettikleri ayakkabılar, taş gibi olduğundan, senelerce giyilir giyilir eskimezdi… 
Bu yazıyı yazmak için konuştuğum çıraklıktan yetişme imalatçı kunduracılardan duydum ki, gül şehrimde kunduracılık can çekişiyor. Artık bu işi yapanda yokmuş, heves edende. Çırak, kalfa yetişmediği için kunduracılık adeta bizim ilde ölüme terk edilmiş. “Bir bakıma el sanatı öldü, fabrikasyon da komada” gibi… 
Kunduracılar Sitesinin imalat yapan katları bomboş. 20- 25 kadar zanaatkâr imalatçı usta, başka yörelerdeki fabrikasyon imalatı karşısında adeta direniyor. Ekonomik zorluklardan dolayı el imalatı tamamen durma noktasına gelmiş, gençler bu meslekte gelecek görmediklerinden, ustaların yanına çırak kalfa olmak hevesinde değiller. Bu durumda ekmeğini zor çıkaran ve kıt kanaat geçinmeye çalışan bir insanın teknolojik üretim karşısında dayanması düşünülebilir mi?
Devamını oku...
 
«BaşlangıçÖnceki12345678910SonrakiSon»

Sayfa 2 / 111
 
Turkish Arabic English

Ayfer AYTAÇ
Ayfer AYTAÇ
Târık İLERİ
Târık İLERİ
Aytaç İLERİ
Aytaç İLERİ
Volkan İLERİ
Volkan İLERİ
Furkan İLERİ
Furkan İLERİ