Ayfer Aytaç

Kur'an Öğren

 

السلام عليكم و رحمة الله و بركاته

Selâmun Aleykum ve Rahmetullâhi ve Berakatuh.

RAMADAN SCENERIES FROM ALL OVER THE WORLD. SEVENTY SPECIAL AND BEAUTIFUL PICTURES.

 

Endonezya'nın Java vilâyetindeli yatılı İslâm Mektebinde kalan bir öğrenci sabah namâzından evvel Kur'ân okumakla meşgûl iken.

A student reads the Kur'ân before morning prayer on the holy month of Ramadan at the Islamic boarding school in Solo, Indonesia Central Java province.

 

Pakistan'nın Karaçi şehrindeki bir câmide Ramazan ayının ilk gününün heyecânıyla hızlı hızlı iftâriyelik hazırlayan bir adam. 

A Pakistani Muslim prepares food stuff for 'Iftar' a time to break their fast, on the first day of holy fasting month of Ramadan at a mosque July 20 in Karachi. 

 

Devamını oku...
Şu anda 2696 konuk çevrimiçi

Ankara'dan Çankırı'ya
Ayfer AYTAÇ tarafından yazıldı.   
Pazartesi, 15 Temmuz 2019 11:23
altYeniden Ankara'da olmak güzel bir duyguydu. Otobüsümüzün harekete hazır olduğu anonsla duyuruldu. Yerlerimize kurulduk, kaptanımızın dikkatli direksiyon kullanımıyla otogardan ayrılıp Ankara'dan Çankırı'ya doğru yola koyulduk. 
Ankara'yı ilk gördüğüm günden beri severim. Kimi zaman sevinçten kanatlanarak, kimi zaman da sürünerek geldiklerim oldu Ankara'ya. Ankara'nın yeri bir başkadır benim için, sanki geçmişle geleceği aynı zamanda ve mekanda barındırır. Anadolu'dur Ankara, güzel memleketimin, çilekeş insanlarının gönül bağıdır... Görebilen gözlere çok şey anlatır Ankara...
Of, aman. Hislenip huzursuz olmayacağım. Ankara'nın gündemine dalmayacağım. Dedemin dünlerini de anmayacağım. Zaten yok, yoksulluk yıllarıymış Cumhuriyet öncesi, dedemin gençliği dönemlerinin Ankara'sı. Zor buldukları bir bardak çaya bile katacak şekerleri yokmuş, kuru üzümle tatlandırma yaparlarmış. Çavdar bitkisinden yaptıkları bazlama ekmeğine katık bulamadıklarından, koruk üzümü taşla ezerek lokmalarını bandırır, öğünlerinde yemek niyetine  yerlermiş. Çavdar bulamayan, atına verdiği arpayla kendi karnını da doyururmuş. O günlerden bugünlere nasıl gelinmiş, tarih kitapları dermiş.
Günümüzde Ankara yine garip; parasız garipler bir yana, eş-dost garibi dolu her bir kıyısı, köşesi. Candan seveni, zorluğunda koşuşturanı yoksa, yok demektir insanın kimi kimsesi. 
Bakın etrafınızı, birbirinden uzak, birbirine yabancı insanlar gün boyu büyük caddeler arasında, yüksek binalarla çevrili ortamlarda. Ankara tıkış tıkış, kalabalıkların koşuşturduğu, çoğunluğun sevgi açlığı çektiği mahsun ve yorgun, kocaman ve kocamış bir şehir. 
Hangi şehrimiz öyle değil ki? İçinde heybetli binaların olduğu, her türlü imkanın bulunduğu, bazıları için milyonların kasalara dolduğu şehirlerde yaşıyoruz. Lakin pek çoğumuz sevgi susuzluğu içinde kuruyoruz. Çorak toprak misaliyiz. İnsanlar olarak birbirimize sevgimiz olmadığı için varlık içinde yokluklar yaşıyoruz. Belki de en rahat zamanlarımız. Dedelerimizin çektiği zorluğun, yokluğun binde birini bile görmüyoruz. Ama yine de mutlu bakmıyor gözlerimiz, görünmeyen eksiklerimiz var, hızla çoğalan garipliklerimiz gitmiyor. Yoksunluğumuz bitmiyor. Sürekli olarak içimizde zıtların uçurumunu yaşıyoruz. Suçu kendimizde aramıyor, başkalarına atarak rahatlamaya çalışıyoruz. Oysa sadece nefsimizi kandırıyoruz. Köklerimizden hızla uzaklaştığımız, hakikate kör baktığımız hayat bizi boğuyor. Biz insanlar imkanlar içinde imkansızlıklar yaşıyoruz. 
Geçmişte iki elbisesi varmış analarımızın, babalarımızın. Günlük birini, bayramlık, düğünlük diğerini giyerlermiş. Lakin günleri huzurla, şâd olarak geçermiş. Ya günümüzde? Çoğunluk çaput fabrikatörü gibiler, her gün üzerlerinde çeşit çeşit giysiler. Kadın, erkek şık giyiniyorlar, takıp takıştırıyorlar, sürüp sürüştürüyorlar. Fakat huzura takatsızlar, şâd olamıyorlar. Bu durumda insanoğlu kendine de, birbirine de yabancı. Hem de yalancı. Çünkü değişmiyorlar, yenilenmiyorlar. Bu şekil yaşantıyla vakitlerinin güzel geçtiğini sanıp kendilerini kendi yalanlarıyla kandırıyorlar.
Devamını oku...
 
Ankara Otogarında
Ayfer AYTAÇ tarafından yazıldı.   
Pazar, 14 Temmuz 2019 11:17
altSenelerce evveldi. Annemin küçük erkek kardeşi dayım yeni evlenmişti.Eşini Merzifon'daki ağabeyine (Büyük dayımn yanına) ziyarete götürmek istedi. Bu gezi için dayım beni de yanlarına almayı teklif etti. "Sen yollardaki molalarda ben otobüsten indiğim vakitler yengenin yanında yoldaş olursun," dedi.
Çocuk yaştaydım o vakitler, annem dayımın ısrarıyla izin verince ilk şehirler arası yolculuğum başlamış oldu. Merzifon'daki dayımın yanına gitmemiz için önce Ankara'ya ulaşmamız gerekiyordu. 
Gündüzden bindiğimiz gece vaktide sürdürdüğümüz  yolculuğumuzda bindiğimiz otobüs kağnı gibi ilerliyordu. Tabi o vakit bu durum bizce süratli olarak değerlendiriliyordu. Şimdiki deyişle dört teker üzerinde seyahat teknolojik imkan olarak biliniyordu. 
Anadolu bölgesinde her şehirde bulunması mümkün olmayan, bir kaç otobüse sahip illerin varlıklı sayıldığı 1970 öncesi zamanlardı. Külüstür sayılabilecek bir otobüse binmiştik, üzerinde Ankara yolcu otobüsü yazılıydı. 
Kendimi diğer kardeşlerimden ayrıcalıklı hissetmiştim. Lakin otobüs yola koyulunca evde kalan kardeşlerimin üstene çıktığını sandığım havam aniden sönmüştü. Çünkü asfalt bildiğimiz yollarda otobüs ara sıra çukurlara giriyor zıplayıp duruyordu. Her zıplayışta kafamız tavanına vuruyordu. 
Yol boyunca otobüsün içinde sigara içilmişti. Öksürenler, siyah torba içine istifra ederek içini dışına çıkaranlar, horlayanlar, osuranlar beni çok ürkütmüştü. Arada bir otobüsümüz yollarda duruyordu, bu şekil yolcular temiz havadan yararlandırılıyordu.
Yollar oldukça dardı. Yolun iki tarafında alabildiğince geniş tarlalar ve etrafta otlayan inekler vardı. Yanımızdan tek tük kamyonlar korkutucu sesle korna çalarak geçmekteydi. 
Gece boyunca süren yolculuğumuzu heyecandan uykusuz geçirmiştim. Nihayet Ankara'ya geldiğimizi şoförümüzün anonsuyla öğrenmiştim. "Sayın yolcularımız selametle Ankara'ya gelmiş bulunmaktayız. Otobüsümüz 13 nolu perona girmek üzere, değerli eşyalarınızı yanınıza almayı unutmayınız."
Ortalık birden bire hareketleniyor, yolcular iniş hazırlığına girişiyordu.Ben şaşkın şaşkın çevreme bakınıyordum. Sabahın ilk ışıklarıyla kalabalık, kargaşalı bir alana indirildik. Etrafımız insan kaynıyordu. Bu insanların bir kısmı, otogarda bulunan derme çatma büfelere, çoğunlukla çorba servisi yapılan sıradan tek katlı lokantalara doluşuyorlardı. Dayım dedi ki: "Bu lokantalar hem pis, hem kazıkçılar. Gelin ben size Ulus'ta bir işkembe çorbası içireyim."
Biz başka bir otobüsle Merzifon'a gidecektik, yeni otobüsümüz için biletlerimizi almıştık. Kalkış saatimizin 1.5 saat sonrası olduğunu öğrenmiştik. Otobüsümüzün peron numarasını ezberimize almıştık. "Bu süreç 2 saati bulur, 20 dakika evvelinden garaja geliriz" diyordu dayım. 
Devamını oku...
 
Yolculuk Yapıyoruz
Ayfer AYTAÇ tarafından yazıldı.   
Cumartesi, 13 Temmuz 2019 09:42
altUzun yolculuklar otobüsle çok sıkıcı oluyor. Yollar adeta ikiye katlanıyor. Varmak istediğiniz yer ulaşılmaz sanılıyor. Uzakta kalanların özlemi artıyor. Kafanızın içinde geçmişten bu güne tüm anılar canlanıyor. Pişmanlıklar, keşkeler hafızayı yoruyor. Yaşanmışlıklar mı, yoksa yaşanamamışlar mı elem, merak beyni düşünmeye zorluyor. Düşünmek istemiyorsunuz aslında, ama belleğiniz sizi dinlemiyor. Hele bir de otobüsün içi kalabalıksa tüm koltuklar birilerince doldurulmuşsa ve o kalabalığın içinde yanınızda elinizi tutacak, başınızı omuzuna yaslayacağınız biri yoksa, zihniniz sizi epeyce yoruyor, rahatlıkla oturamıyorsunuz koltuğunuzda, diken üstünde dikiliyor hissine kapılıyorsunuz, zaman geçmek bilmiyor. 
Bu defa ki yolculuğumda yalnız değilim çok şükür, yanımda ilkgözağrım, büyük oğlum var. Anasının yakışıklısı, başını arkaya yaslamış, gözleri sıkı sıkı yumulu, yolculuğu uykuda geçiriyor. Yolcuların çoğunluğu da aynı eylemde. Çok şükür koltuk arkalarındaki mini televizyonlar kapalı, ekranlar karanlık, ama hava aydınlığa açılmış. Karanlık geceden, gündüz sıyrılıp çıkmış. Işık gelince karanlık gitmiş. Gün ışığı umut verici, yaşam sevinci dağıtıcı, görebilene güzellik gösterici. Oğlumu dürtüklüyorum. "Ey oğul gözünü aç bak dışarda zaman geçiyor. Asfalt yol geriye aktıkça zamanda anda tükeniyor." Yaşarken boşuna heba ettiğimiz anların farkına varamıyoruz, anın kıymetini anlamıyoruz... Keder konuk oluyor. Geçmişi düşündürüyor. Geride bıraktığım zaman içindeki, güzel anlarımı hatırlamaya çalışırken bir çığlık koptu arkadan...
Otobüsün içine gün ışığı dolmuştu. Anlaşılan sabah çoktan olmuştu. Ön koltukta oturanlar aynı anda kafasını çevirip çığlığın geldiği arka tarafa baktılar. Az sonra da tüm meraklılar çığlığın sebebini anladılar. Otobüsün en arkasında bulunan yanyana dizili koltuklarda bir kadın, içi geçtiği için kucağındaki çocuğu yere düşürmüş. Allah korumuş. Çocuğa bir şey olmamış. 2-3 yaşlarındaki çocuk canı yanmamış ki ağlamıyor, ama annenin avazı tüm uyuyan yolcuları uyandırıyor. Allah'tan kaptanın dikkati bu bağırtıyla dağılmıyor. 
Yolculardan bazıları kadına yardım için yerinden kalkıyor, kimi de uykusu bölündüğü için kendi kendine söyleniyor. Her kafadan bir ses çıkması üzüntülü anneyi mahcup edip susturuyor. Sıkı sıkıya sarıldığı çocuğunu öpüp kokmaya koyuluyor.
Ön sıralardan kalkıp arka koltuğa kadının yanına yaklaşan orta yaşlı bir başka kadın, üzerine vazife gibi: "Senin gocan yok mu hanım, ne demeye küçük çocukla yalnız yola çıktın," diyor. O da ona: "Sana ne, sana mı düştü tasası? " diye sert bir dille soru yöneltiyor. Beklemediği bu yaklaşımla ve kendini tatmin edecek cevabı alamamanın hırsıyla, meraklı kadın daha bir hiddetleniyor. Dolayısıyla otobüsün içinde, arka koltuklar önünde volümü yüksek, kaba, çirkin bir sözlü tartışma başlıyor. Etraftan yangına körükle gidenler, harareti artıranlar oluyor. 
Devamını oku...
 
«BaşlangıçÖnceki12345678910SonrakiSon»

Sayfa 1 / 103
 
Turkish Arabic English