Ayfer Aytaç

Kur'an Öğren

 

Etrafımız kalabalık olmasına kalabalık. Ama kuru kalabalık... Konuşmasına herkes konuşuyor. Fakat çoğu insan lüzumsuz ve boş konuşuyor... Aksini söyleyen varsa beri gelsin, biz geride durmasını da çok iyi biliriz.                                                                                                                             
Türkiye'nin pek çok yöresi, mevsim normallerinin üzerinde seyreden sıcak hava yüzünden, adeta kavrulurken, bizim yöremiz de Akdeniz bölgesi olmasına rağmen Antalya’ya göre ılık bir yazın keyfini çıkarıyor.
Hazır böyle güzel bir hava bulmuşken istedim ki, şöyle çevreye bir göz atalım ve şehirde ne olup bitiyor, çıplak gözle görelim…
Önce bir gerçeğin altını kalınca çizmekte yarar var. O gerçek de şudur:
Gurbetten sılaya, sıladan tekrar gurbete dönüşler yüzünden şehirler, yollar bir hayli kalabalık olmasına rağmen, esnafın ağzını bıçak açmıyor.
Lokantacı da dertli, kunduracı da…
Hemen herkesin ortak şikâyeti aynı noktada toplanıyor:
 
 "Vatandaşın cebinde para yok"
Mağazaların tamamına yakını, sattıkları ürünlerde "yaz indirimi" ne gitmiş; fiyatlar ciddi anlamda düşük. Buna rağmen, alıcı sayısı çok az…
Ben ekonomist filan değilim; dolayısıyla buradan piyasaya dair ahkâm kesmeyeceğim. Ancak hayatın pratikleri ve sokağın haykırışı da her şeyi anlatıyor.
Kredi kartları ve tüketici kredileri yüzünden, ücretli kesim bankalara çalışıyor. Esnafın da zaten  en çok üzerinde durduğu sorun burası:
"Vatandaşın maaşı, banka borçlarına kesiliyor."
 Tüketim kültürünün kendine özgü gerçeklerini ve kurallarını özümsemeden, tüketim toplumu olduk. Hal böyle olunca, hemen hiç birimiz gelirimizle giderlerimiz arasında ahenkli bir uyum kuramadık. Makas hep, tüketim ve borçlanma lehine açıldıkça açıldı.
Sokakta, güzel giyinmiş hanımlar ve beyleri görüyorsunuz. Çağın acımasız bir tutkusu olan moda ve marka, her yaştan insanı kendisine esir etmiş. İstisnalar hariç, üstü başı dökülen pespaye birilerini görmek çok zor. Aslında başka bir cepheden bakarsanız bu durum hiç de kötü değil. Hatta denilebilir ki, "Ne hoş, ne güzel caddeler, alış-veriş merkezleri ve de her yer üstü başına düzgün eli yüzü bakımlı insanlarla dolu."
Ama başka bir cepheden bakıldığında da bu fotoğraf acı bir hakikati haykırıyor:
"Gelirinden fazla gideri olan insanlar, borç denizinde yüzmesine rağmen, lüksünden taviz vermiyor"
Nasıl baktığınız önemli…
Sadece giyim kuşam değil, insanların bindikleri otomobiller de bu manzaranın önemli bir materyali…
Başka kentlerde durum tam olarak nasıldır fazla bilmiyorum. Fakat sık sık seyahat eden dostların gözlemlerinden anladığım kadarıyla; hemen her yörede (şehirde, kasabada) lüks ve modelli otomobil konusunda, insanlar hayli iddialı bir konumda…
Allah daha çok versin…
Zenginlikten, varlıktan ve karnı tok sırtı pek insandan topluma zarar gelmez. Müslüman'a da zengin olmak yaraşır. Ama nasıl zenginlik? Üreterek, az tüketerek, aldığından biraz vererek. Zekata riayet ederek...
 
Zengin insan en azından çevresine veya devlete yük olmaz. Bu bile önemli bir kazanımdır.
Ancak bizim ülkemizde galiba durum biraz farklı anladığım kadarıyla…
İnsanlar modelli ve de pahalı araçlara binmesine biniyor ama aslında pek çok kişi neredeyse ömrü boyunca taksit ödemek gerçeğiyle karşı karşıya…
Esnafın, "vatandaşın cebinde para yok" dediği hal bu işte.
Maaşların hatırı sayılır bir bölümü, ev, araba, kart ve tüketici kredilerine kesiliyor. Elde avuçta harcanacak para kalmayınca, üstüne üstelik bir de kart limiti dolunca, alış-veriş yapacak kişi sayısı ciddi ölçüde azalıyor.
Çarşı-Pazar kalabalık olmasına kalabalık…
Ama kuru kalabalık!
Buna rağmen şehirler hareketli, şehirler büyüdükçe büyüyor ve caddeleri kalabalıklaşıyor. İnsanlar görünürde cıvıl cıvıl , lakin dünyanın başka yörelerinde kopan kıyamete kayıtsız…
Velhasıl herkes kendi gündeminin peşinde…
 
Şu anda 6771 konuk çevrimiçi

Basın Mesleği
Ayfer AYTAÇ tarafından yazıldı.   
Pazar, 14 Ocak 2018 10:49

altBasın müessesesi, sahipleri açısından sektör, çalışanları açısından ise bir meslektir. Her meslek gibi basın mesleği de, çalışanları için bir işyeri, bir ekmek kapısı ve korunması gereken namustur.

Basın mesleği, yerine getirdiği işlev bakımından ve kamuoyunun hizmetinde olmasından dolayı seçkin bir yere sahiptir. Toplumda, haber iletişiminde ilk sıralarda yer alan bu müesseseye hemen her meslekten insan hem gıptayla, hem saygıyla bakmaktadır. Şüphesiz duyulan saygı, hizmetinde olunan toplum adınadır.

Basın mensuplarının en mukaddes görevi, doğru haber ve yorum ile devlet ve milletin yararına davranmaktır. Yazdıklarıyla eğitici, öğretici, ülkenin çağdaşlaşmasına, ilerlemesine katkıda bulunucu olmalıdır. Yani bir ülkenin tarih, coğrafya, yurttaşlık bilgisi gibi kitapların en doğru ve en güvenilir öğreticisi ve kalıcılığını sağlayıcıları, kalemi sağlam gazeteciler olmalıdır. Basın mensubu vatansever olmak kadar, vazife sever de olmalıdır. (Günümüz basın çalışanlarına bunların ne kadarı öğretiliyor ve tatbik ettiriliyor, bunları ayrıca irdelemek gerekir.)

Basın mesleği bu kadar değerli ve seçkin yere sahip olduğuna göre, çalışanları da basının değerli birer elemanı olmalıdır. Bu seçkin müessesenin saygınlığını korumak ve en küçük olumsuz söz ettirmemek, çalışanlarına düşer. Böylesine büyük sorumluluğu taşıyanlar, şüphesiz halen çoğunluktadır.

Basın mensupları, katıldıkları ya da bulundukları toplantılarda kendilerinden bahsettirirken, “Sayın Basın” sözünden –kerhen- değil, gerçek saygınlıkla, samimiyetle ve ciddiyetle bahsettirmelidirler. Bunu başarabildiğimiz zaman topluma, basını ve kendimizi eleştirme fırsatı vermemiş oluruz. Dolayısıyla onurumuz zedelenmez. Hâl böyle olunca mesleğimizi daha bir şevkle yapar, ekmeğimizi hak etmiş olarak helalinden yemiş oluruz.

Bir şey daha; burada, ukalalık ettiğimiz düşünmezseniz ve bir gazetecilik dersi verdiğimi kabul etmezseniz, tamamen kendi düşüncem olan şu sözü etmek istiyorum. “ Türkiye’de ve dünyanın hiçbir yerinde büyük gazete ve ünlü gazeteci yoktur. Fakat iyi bir gazete ve iyi bir gazeteci her zaman, her yerde vardır. İyi bir gazeteci olmanın yolu da önce iyi bir insan olmaktan geçer.

Gazeteci Örnek Olmak Durumundadır

Devamını oku...
 
Diyanet’ten Davacıyım
Ayfer AYTAÇ tarafından yazıldı.   
Salı, 09 Ocak 2018 08:16

altDiyanet durduk yerde ortaya bir gündem atıyor. Din cahili insanları detaylı bilgilendirmiyor. Bir cümleyle zihinleri bulandırıyor. Tartışmalara sebep oluyor. Sonrada bir kenara çekilip susuyor. Belki de yönetildiğinden aldığı aferinle keyfine bakıyor.

Diyanet, bu tür açıklamalarıyla insanların arasında tartışmalara yol açacak fitneler çıkardığı için,  dünyalıkların buyruğuna göre duyurular yaptığından dolayı ve konuşması gerektiği yerlerde sessiz kaldığı hususlardan ötürü, ben bu kurumdan ahiret âleminde davacıyım.

Diyanet İşleri Başkanlığı'nın 9 yaşındaki kız çocuklarının, 12 yaşındaki erkek çocuklarının buluğ çağında olduklarını, evlenebileceklerini açıkladığından bu yana, bilen bilmeyen herkes bunu tartışıyor. Öteki önemli ne kadar sorun, sıkıntı varsa unutuluyor. Belki istenilende bu, kimse bu bilinçte olmuyor.

Allah Celle Celaluhu “Oku” buyurmuş. Diyanetin dediğini dinle yat, denilmemiş. Neye göre, kime göre ve hangi yaşta evlilik? Anlamlaştırarak anlayın. Kafanızın kavradığını kapmayın. Evlenmek dinimizce mecbur bile tutulmamış ki, dokuz yaş sınırı oldurulsun.

İslâm da evlenmenin faydaları huzur bulmak, insan neslini sürdürmek olarak belirtilmiştir. Buluğ çağına gelen herkes evlenebilir denilmemiştir. Bırakın çocuklar çocukluklarını yaşasın. Hakkı tanısın, hakkını, hukukunu koruyacak bilince erişsin. Bu süreçte doğru eğitilsin. Evlenmiş olmak için evlilik yapılmaz. Böyle bir durumdan, Yüce Allah-u Teâlâ’nın da rızası olmaz. Bu böyle biline…

Devamını oku...
 
Hayat İki Ezan Arasında
Ayfer AYTAÇ tarafından yazıldı.   
Cuma, 05 Ocak 2018 19:56

Az yaşa, çok yaşa, illa gelecek başa…

Yatan ölmez, vadesi yeten ölür. Hayatın gerçeği budur.

altBulunduğumuz yere fazla meyletmemeliyiz. Misafiriz neticede...

Dünyaya teşrif ederken ana rahminden gelip baba kucağında kulağımıza okunan ezanla hoş karşılanıyoruz ve yaşamımız başlamış oluyor. Müslümanız, ahiret âlemine de inanıyoruz, lakin ömrümüz süresince belki de ölümü hiç aklımıza getirmeden yaşayıp gidiyoruz. Belki çoğumuz sanıyoruz ki hep tanımadıklarımız ölecek.

Günümüz dolunca, nasibimize düşen rızkımız tükenince bir şeyler bahane oluyor ve yaşamımız sonlanıyor. Sonrasında bir vakit ezanı sonrası geldiğimiz mekâna geri dönüyoruz. Bize can veren Yaratıcımız, verdiği emanetini geri alıyor, yine kullarını kendine döndürüyor. Velhasıl bir ezanla başlayan hayatımız, bir ezan sonrası tükenmiş oluyor. Böylece dünyayı görme vaktimiz iki ezan süresi kadar, mesafesi uzun yahut kısa fark etmiyor. Neticesi gelindi, gidildi oluyor.

Dünya üzerinde geçen hayatımız sürecinde nasıl bir insan olmuşsak, varlığımızı nerelere adamışsak, nelerle donanımlıysak, giderken de onları yüklenip gidiyoruz. Başka alabileceğimiz bir şey bulunmuyor. Kefen bile nasipse sarılıyor. Bu dünyada sahip olduğumuz her şey, bir gün geride bırakacağımız çok şeydir. Kimse göçmez bu dünyadan mal ile…

Bu dünyada iyi insan olmuşsak, öte âlemde de iyilik buluruz inşallah. Aksi halde, yaşantımızın bir daha tekrarı yok. Hakikat âlemine vardığımızda dünyadaki güzel bulduğumuz her şeyi hatırlamıyoruz bile. Dünyada ardımızda bıraktıklarımız da bir müddet sonrası unutanlardan oluyorlar. Tabiat kanunu bu… Her şey onu hatırlayan son kişi kadar yaşarmış. Güneş batar, ay doğar. Doğan yaşar, günü geldiğinde ahiret yurduna göçer. Asıl mekân orası, burası misafirlik gibi bir yer. Burada herkesin bir vakti, saati vardır. Misafirliği bittiğinde kalkma anı gelmiştir. Asıl kalıcı mekânımız, ebedî âlemimiz; oraya gitmeye de yüzü olmalı insanın. Dünyaya geldiğimiz masumlukta göçmesek de, gönlümüzü karartmadan gidenlerden olma gayretinde bulunmalıyız. Hani tertemiz evinizden çok temiz olarak çıkmışsınız, misafirliğe gittiğiniz yerden pislikleri toplayıp evinize getirir misiniz? Soruya, düşünmeden cevap vermeyelim.

Devamını oku...
 
«BaşlangıçÖnceki12345678910SonrakiSon»

Sayfa 1 / 391
 
Turkish Arabic English